İlk Yayın:
13/Şubat/2001
Son Güncelleme:
2/2/2016 - 4:57:10 PM
Ana Sayfa
Anasayfa > Yazıtlar > Med-Cezir



































Kel Misiniz?

Med-Cezir
Sabah olduğunda, aklında başıboş gezen kelimeler ve tamamlanmamış cümlelerle uyandı. Günün yorucu geçeceğini hissetti. Çünkü ne zaman bu şekilde uyansa, bütün gün geçmiş yaşantısını anımsar, bu kelimelerden bir bütün oluşturmaya çalışır dururdu.

Yatağından kalkıp banyoya giderken, bu kelimelerden anlamlı bir cümle yapmaya, bu cümleleri birbirine bağlamaya çalıştı. Yüzünü yıkadı. O an, zihninde dolaşanlar gece gördüğü yarım yamalak rüyalarla birleşip, yüzünü yıkadığı suyun seyrine uyum sağlayarak lavaboya aktılar. Düşüncelerinin lavabo taşına çarpıp, deliklerden geçişini izledikten sonra çeşmeyi kapattı. Gözünü kapadığı her an canlanan bu hayallerin bir renk cümbüşü halinde karşısına çıkmasına alışkın olarak, havluyla elini yüzünü kuruladı. Koridor sanki başka yerlere ulaşmak için kullandığı bir yoldu. Duyulmadık sesler duyuyor, görünmeyen gözler tarafından izleniyordu adeta. Nereye varacağını merak ettiği bu yolun mutfakla sonuçlandığını görünce şaşırdı. Buzdolabı, masa , sandalye, çaydanlık...

Bir el kendisine kalınca bir kitap uzatıyordu. Bu görüntü, televizyon ekranının bir anda kararması gibi kayboldu gözünün önünden. Kitabın kapağındaki kadın silüeti aklında , çaydanlığı eline almıştı ki demliğin kapağının lavaboya düşmesiyle birden irkildi. Çelik çaydanlık kapağı demir lavaboya çarptığında bir kilise çanının çok uzaktan duyulan yankısını anımsatmış, uyanmasını sağlamıştı. Mutfağın kirden rengi griye dönmüş perdesini ve akşamdan kalma kirli bulaşıkları gördüğünde bulunması gereken hayata dönerek aklındaki hayalleri bir köşeye bıraktı. Çay demlenene kadar okuduğu kitaba bir gözatıp, dolaptan zeytinle peyniri çıkardı. Bir yandan kahvaltı ediyor, bir yandan da o gün yapması gerekenleri düşünüyordu ki sıcak çayın süzüle süzüle etrafa dağılan dumanı, hayallerinin yerlerinden kalkıp gecikmiş bir misafirin acelesiyle tekrar aklına gelmesine neden oldu. Çay fincanı içine sığmayarak dışarı çıkmak isteyen ve izleyeceği yolun belirsizliğinde kaybolan bu minik sis dalgası onu geçmişe götürdü. Düşünce raylarının uzandığı uzak bir şehirde bulmuştu kendini. Artık yap-boz parçası gibi dağınık olan düşünceleri yerine oturuyor, anlamlı bir bütüne doğru hareket ediyordu.

Bulunduğu kafedeki tek müşteriydi. Kasanın başında duran kadını izledi bir süre. Bunu farkettiğinden ya da konuşma ihtiyacından olacak, kadın yanına gelip siparişini aldıktan sonra onunla biraz muhabbet etmişti. Kızıl saçlarını topuz yapmıştı. Yüzünde herkese gösterdiği aşina bir tebessüm, sıcak bir bakış parlıyordu. Duvarda asılı fotoğraftaki kepli gencin oğlu olduğuna bu gözler şahitlik ediyordu işte. İki kelime konuştuktan sonra, kasanın başına dönen kadın, belki de suskun birine rastladığından dolayı içerlemişti. Dizinin altına kadar uzanan siyah eteğindeki yırtmaç, kalın baldırlarını ortaya çıkarmayacak derecede küçüktü. Üstündeki bordo hırkanın rengi saçlarına uyum sağlamıştı. İlk bakıldığında güzel diye nitelendirilemese de, orta yaşlardaki kadınlarda bulunan hayatı tanımışlık havası sinmişti üzerine. Belki de göz kenarlarındaki çizgileri anlamlı kılan şey de buydu. Alyansı yok, belli ki boşanmış kocasından. Yoksa bu yaşlardaki kadınlar çalışmaktan çok evde oturup ev işleriyle uğraşırlar bu ülkede.

“Neler düşünüyorum” diye toparlandı birden. Çantasından çıkardığı kitaba göz gezdirdi bir süre. Daha sonra kafenin camından dışarı bakarak yol kenarında çalışan işçileri izledi. Üzerlerinde mavi tulumlar olan üç adam. İri ve bıyıklı olanlar çalışıyor, çelimsiz olan onlara laf yetiştiriyordu. Neler konuşur bu insanlar, neler düşünür? Belki biri “akşam eve giderken..” diye geçiriyor aklından, diğeri “eve gitmek yok bu gece” diye.

Bu sırada, beklediği arkadaşının kendisine doğru geldiğini gördü. Masadan kitabını alırken çay fincanı içindeki bitiremediği çayın dumanı adeta göz kırpıyordu ona. Oradan çıktığında tek başına kalacak olan kadına baktı, gülümsedi.

Çayının bittiğini anladığında kirli bulaşıkların kendisine gülümsediği mutfağa geri dönmüştü. Saatine baktı; kahvaltı masasını toplamaya ihtiyaç duymadan yatak odasına gidip giyindi. Çantasını ve anahtarını alıp kapıdan çıktı. Araba gürültüsüyle dolu caddenin kenarında, kurulmuş cümlelerin verdiği rahatlıkla yürüyordu. Zihnimiz, yaşamak istediğimiz anı bırakıveriyordu hayatımızın ortasına. Bildiklerimiz geçmiş zamanın izlerinde saklıydı. Şu an da, gelecek de geçmişin egemenliğinde varoluyordu bu durumda. Bulunduğumuz anda yaşıyor gibi göründüğümüz çoğu şey ne kadar da uzaktı aslında. Oysa bir kelime, bir bakış, bir fincan çay yetiyordu geçmiş dediğimiz zamanı bugüne taşımamıza.

Yazan:  Beatrice


Yazıt göndermek için tıklayın.