İlk Yayın:
13/Şubat/2001
Son Güncelleme:
2/2/2016 - 4:57:10 PM
Ana Sayfa
Anasayfa > Yazıtlar > Bir Daha Asla



































Kel Misiniz?

Bir Daha Asla
        Birkaç serçe hiçbir insan yapımı uçağın beceremeyeceği manevralarla dolaştılar başının üzerinde. Sonra oturduğu bankın tam karşısındaki çıplak ağacın dallarına konuverdiler. Aralık ayının bu kadar güzel olduğunu ilk kez farkediyordu. Yapraklarını dökmüş olan ağaçlar kuru dallarını göğe doğru uzatmışlardı. Ne kadar da muhteşem görünüyorlardı. Başını kaldırıp gri bulutların lekelediği gökyüzüne baktı. Hava buz gibiydi. Eldiven giydiği halde parmaklarının donduğunu hissedebiliyordu. Hatta parmak uçlarının morardığından da emindi. Oysa gök parlak maviydi. Birkaç gün içinde korkunç bir fırtına kopacak diye geçirdi içinden. Annesinin sık sık kullandığı bir deyim vardı: "Hava kar topluyordu." Birkaç küme halindeki gri bulutların ardından buz mavisi bulutlar kendilerini sergiliyorlardı. Doğal bir perdenin ardına gizlenmiş olan güneş, varlığını belli etmek için bu pamuğu andıran, ya da daha çok okyanus köpüğüne benzeyen bulutların üst kısımlarını aydınlatmıştı. Bu kısımlardaki tatlı sarı renk gözlerini alıyordu. Hiçbir yapay ışığın elde edemeyeceği bir sarılıktı bu. Bulut kümelerinin arasından geçmeyi başarabilen ışınlar mucizevi bir şekilde aşağı süzülüyordu. Cennetten inen sihirli merdivenler gibi. Hafif esen rüzgar siyah saçlarını dalgalandırdı. Soğuktan kızarmış kulakları rüzgarla beraber iyice donarak sancıdılar. Ama manzara öyle harikaydı ki donan parmakları ya da kulakları, artık hissetmediği burnu, hiç biri şu anki mutluluğunu bozamıyordu. Rüzgar saçlarını havalandırırken diğer yandan da çirkin gri bulutları önüne katarak sürükledi. Onları kovar gibiydi. Ardlarına gizlenmiş okyanus köpükleri ortaya çıktı. Parlak güneş tüm mağrurluğu ile kendini ona sundu. Eğer sıcacık odasının penceresinden bu manzarayı izliyor olsaydı, sıcak bir nisan güneşi ile karıştırabilirdi bu buz gibi altın güzeli. Ama o buradaydı, bir otobüs durağında daha önce göremediği yeni bir dünyayı keşfediyordu. Her zaman orada, başının üzerinde olan muhteşem gizemler dünyasını tanıyordu. Küçük çocuklara benzeyen oyuncu bulutları, soylu bir hanımefendinin alımına sahip soğuk ve güzel aralık güneşini, her zaman özgürlüklerini kıskandığı neşeli kuşları… Hepsini böyle bir anda buluvermişti. "Nasıl oldu da onları daha önce farketmedim?" diye düşündü.
       Bu arada beklediği otobüs ağır ağır durağa yaklaşıp ağaçlarla arasına durdu. Sert savaşçılara benzettiği ağaçları görememek canını sıktı. Sabırsızca manzaraya yakışmayan otobüsün gitmesini bekledi. Ona sunulan bu harikalar diyarını öylece bırakmaya niyetli değildi. Durakta ondan başka kimse yoktu, ve onun da otobüse binmeye hevesli olmadığı belliydi. Şöför bunu anlayıp hemen hareket etti. Günün son otobüsü uzaklaşırken içi huzur doluydu. İşte yine, yeni dünyasıyla başbaşaydı. Keşke daha önce farkedebilseydi tüm bu güzelliği. Şehrin karmaşasından daha önce kurtulurdu o zaman. Hafifçe gülümseyerek yüzünü göğe doğru uzattı. Soğuk rüzgar tüm gücüyle savunmasız yüzüne saldırırken gülümsemeye devam etti. Çünkü bugün olacağını biliyordu. Hiç kimseye açıklanmayan o sır bugün onun kulağına fısıldanacaktı. İrice bir saksağan birkaç metre ilerisine, yere kondu. Kuşlara özgü o garip yürüyüşü ile yarı sıçrayarak etrafta dolaştı. Ardından, sıkılmış olacak ki havalanarak gözden kayboldu. İçini çekerek beklemeye devam etti. Tüyümsü koyu renkli bulutlar asıl güzellikleri bir an saklayıp ardından yine görünmelerine izin vererek küçük bir geçit töreni yapıyorlardı. Ama üst kısımları sarıdan portakal rengine dönen köpük bulutları yerlerini her zaman koruyorlardı. Sert rüzgarın gücü onlara yetmiyordu anlaşılan. Sevgiyle baktı göğe. Güzel güneşin parıltısı gözlerini kamaştırdı. Başını eğmek yerine daha da kaldırdı. Bu kez yukarılardan gelen buz gibi bir öpücük kondu dudaklarına. Hemen ardından da başka bir tanesi solgun yanağına dokundu. Gözlerini kırpıştırarak dans edercesine yere doğru inen beyaz kelebekleri izledi. Birkaç tanesi daha yüzüne çarparak eridiler.
       "Hayır." dedi kendine; "Onlar kelebek değil, periler! Dünyamı görmek için geliyorlar."
       Tüm içtenliği ile güldü ve başıyla misafirlerini selamladı. Periler hemen buna karşılık verdiler; şimdi başında beyaz bir taç vardı. Papatyalar süslemişti saçlarını sanki. Artık biliyordu, periler onun dünyasını nasıl ziyarete geliyorlarsa, o da onların ülkesine gidecekti. Pek yakında! Birazcık daha sabretmesi yeterliydi. Gelinler gibi bembeyaz olan periler tüm şehri bir tülün ardına gizledikten sonra! Beyazlık ve belirsizlik hızla artıyordu. Şehir yavaş yavaş siliniyordu.
       "Önemli değil, görmek istediğim birşey yok burada." dedi. Bu doğruydu. Şimdi tek ilgilendiği, bir kraliçe gibi gökteki tahtına kurulmuş olan güneşin eviydi. Merakı gitgide artarken zaman geçirmek için, cebine soktuğu ellerini havaya kaldırdı; tıpkı beyaz smokinlerini giymekte olan ağaçlar gibi. Bir an sonra elleri gözden kayboldu. Onları pamuktan bir buluta sokmuş gibi. Ellerini geri çektiğinde eldivenlerinin soğuk ve ıslak olduğunu hissetti. Sol eldivenini çıkararak eline baktı. Bu garip şeyi görmek onu güldürdü. Derisi çorak topraklar gibi çatlamış, derin yarıklar oluşmuştu üzerinde. Parmak uçları mosmordu ve bu morluk hızla eline doğru ilerliyordu. Çatlakların etrafında kan birikmiş elinin bu kısımları morumsu kırmızı bir renk almıştı. Bu ucube gerçekten kendi eli miydi? Buna inanası gelmedi. Daha fazla görmemek için eldivenini giydi.
       Zaman yaklaşıyordu. Kalbi göğsünün içinde hızla atıyordu. Göreceği yeni yer kendi dünyasına hiç benzemeyecekti. Binlerce mucize süsleyecekti periler dünyasının bahçesini. Ah, görmesi için ona o kadar çok şey sunacaklardı ki hangisine bakacağına karar veremeyecekti. Göreceği güzellikler, tahtında gururla yükselen güneşi bile kıskandıracaktı. Tüm bunları düşünmek bile onu yoruyordu. Biraz dinlenmeliydi. Harikalar diyarına yorgun gitmek istemiyordu. Buzlaşmış bacaklarını, zorlayarak bankın üzerine çekti. Bu çok canını yakmasına rağmen aldırmadı. Bir kedi gibi kıvrılarak yattı bankta. İyi periler üşümemesi için beyaz bir örtüyle örttüler hemen onu. Teşekkür ettikten sonra nazikçe ekledi:
       "Uyandığımda hazır olacağım gitmek için!"
       Göz kapakları git gide ağırlaşıyordu. Uyumak üzere olduğunu bile farkedemeyecek kadar meşguldü o. Gideceği yeri düşünüyordu sürekli. Onu ağırlayacak perilerden biri kulağına eğilip fısıldadı:
       "Sırrımızı saklayacak mısın?"
       Elbette bunu yapacaktı. Hem bu kirli dünyadan ayrılmıyor muydu artık? Bir daha dönmeyecekti buraya. O halde sırrı gizlice fısıldayacağı biri olmayacaktı ki! Başını hafifçe salladı:
       "Evet saklayacağım."
       Gözlerini zorlayarak beyazlar içinde uzanan eski dünyaya baktı. Garip bir özlem sinsice sardı ruhunu. Tüm pisliğine rağmen hayatını burada geçirmişti. Ne kadar da hüzünlüydü böyle çekip gitmek. Geride bıraktığı öyle çok şey vardı ki, görmek için gittiklerinin yanında çok sıradan kalan ama bir zamanlar değer verdiği şeyler! Anıları! Bazen onu güldüren, bazen de kalbini burkan anılar. Ama ona ait anılar. Bazılarını bu eski dünyayla paylaşmış olduğu anılar. Duymak için beklediği sırrın yanında sönüp giden, buna rağmen zamanı alt etmeyi başarabilmiş deneyimler gizliydi bu anıların kimisinde. İçini çekti. Ciğerleri içine dolan soğuk havayla ürperdiler. Hoş değildi bu, binlerce iğne yutmuş gibi hissetti kendini. Yanan boğazı nefes alırken zorlanmasına neden oluyordu.
       Çok sevdiği bir şair vardı. Tüm şiirlerini ezberlediği, hayatını kendi hayatı gibi bildiği, düşüncelerini benimsediği. Ama nedense adını hatırlayamıyordu. Kendi dünyasına ait görüntüler sonsuz beyazlığa karışıp yok olurken burası ile ilgili anıları da çıkıp gidiyordu zihninden.... Sadece beyazlık vardı görebildiği, duyabildiği, anlayabildiği....... Bir önemi yoktu diğer şeylerin. Yine de özlem duyuyordu. Ne demişti o şair bir şiirinde: "Bir daha asla!". Nasıl da anlatmıştı herşeyi bir çırpıda. Gözleri kapandı. Bir damla yaş kirpiklerinde doğup aşağı süzüldü ama dudaklarına kavuşamadan yanağında donarak kaldı. Bu anda aklından acı bir düşünce geçti:
       "Gözlerini açamayacaktı sevdiği bu kirli dünyada;
       BİR DAHA ASLA!"

Yazan:  maxine


Yazıt göndermek için tıklayın.