İlk Yayın:
13/Şubat/2001
Son Güncelleme:
2/2/2016 - 4:57:10 PM
Ana Sayfa
Anasayfa > Yazıtlar > Tören



































Kel Misiniz?

Tören
Bu eski bir gelenek aslında. Çok çok uzun yıllar önce; "Ölülerin Güneşi" doğmadan başlamış bir gelenek. Yöre halkının hemen hemen hepsi inanıyor buna, çünkü anlatılan hikaye çok gerçekçi. Ayrıntılar öylesine tamamlıyor ki birbirini bazen ben bile inanmak istiyorum. Düşünüyorum sık sık; bu gerçekten olabilir mi? Evet ilk kez dinlediğimde hikayeyi saçma bulmuştum.

"Gelişmemişlik. İşte tek neden bu!" diye söylenmiştim inançları karşısında. İnsanoğlu açıklayamadığı olayları kutsallaştırmayı nasıl da sever bilirim. Yine de bir masal, bir efsane, hiç değişmeden bunca yıl kendini nasıl yaşatabilir? Bir gelenek nasıl bu kadar ciddi bir şekilde gerçekleştirilir?

Bu sene ben de katılacağım onlara. Mısır tarlasının ardına gizleneceğiz. Sonra o tören başlayacak. Her yıl on bir kişi seçiliyor. Ben on ikinci olacağım. Yani hikayede bahsedilen savaşçılardan biri olarak değil, bir gözlemci olarak bulunacağım gecenin içinde. Küçük grubun lideri, bana "güvercin ve cam" dediği birşeyi yapacak. Ne olduğunu bilmiyorum. Korkuyorum. Ama oraya gideceğim. Sadece merakım yüzünden de değil üstelik! İtiraf etmek biraz zor, ama galiba olacaklara inancım iyice kuvvetlendi. Rüzgarı içime alabileceğime bilimsel olarak hala bir açıklama getiremiyorum. Yine de bunun mümkün olduğundan neredeyse yerli halk kadar eminim. Ancak bunu ispatlamam gerek.

* * * * *

Tören bir hafta önce oldu. Haklıymışım. Evime döndüğümde bunu arkadaşlarıma anlatır mıyım bilmiyorum. Bana inanmazlar diye düşünüyorum. Ama kanıtlarım var. O karanlık gecenin bana birkaç küçük hediyesi oldu. Ah evet, karanlık bir geceydi. Gecenin ılık nefesiyle sağa sola sallanan mısırların hışırtılarını dinliyordum yalnızca. Merak, korku, sabırsızlık, vazgeçme isteği, hissettiğim herşey aniden yok olmuştu. Cansız bir oyuncak bebek gibi adamların gösterdiği yere oturdum. Sanırım "Kuzey Nöbet Kulesi"ni temsil ediyordum. Oysa sadece bir misafir olmam gerekirdi. Buna aldırmadım. Liderimiz yumuşak toprağa bir "küre" çizdi. Üzerine, yanlarına, her yerine garip birşeyler yazdı. Gürültülü bir şekilde mırıldandı. Bu nasıl oldu bilmiyorum. "İnsanın yüksek sesle mırıldanması" diye tanımlanacak bir konuşma biçimini daha önce duyduğumu hatırlamıyorum zaten. Ama adamın yaptığı buydu. Yazacakları ve söyleyecekleri bitince; toprağa şekil çizmek için kullandığı uzun ve ince sopayı (onun sopa olmadığını biliyorum aslında, ama öyle bir kemiğin nasıl bir canlıya ait olabileceğini düşünmek beni korkutuyor, bu yüzden sopa olduğunu kabul etmek daha kolay, her neyse) Batı Nöbet Kulesi'nde oturmuş bekleyen gence uzattı. Aynı çizimler ve şarkı (evet, evet bir şarkıydı söyledikler, bunu şimdi hatırladım) tekrarlandı. Sonra sopa-kemik yine el değiştirdi. Tören bir kere başlamıştı, kaçmam olanaksızdı artık. Gitgide korkunçlaşan mısırların hışırtısı tüylerimin diken diken olmasına neden oluyordu. Üstelik her bir savaşçı sözleri bir öncekinden daha tiz bir sesle söylüyor bu da ödümü patlatıyordu. Çünkü söylenen şarkı anlatılan hikayedeki "Ölüm Ağıdı"na her seferinde daha çok benziyordu. Yerimde büzüldüm. Rüzgar şiddetle esmeye başlamıştı. "Tamam" dedim içimden "biraz daha devam ederlerse kalkıp şehre doğru koşmaya başlayacağım!". Düşüncemi okumuş gibi, sustular. Mısırlar itaatle sessizleşti. Rüzgar durdu. Lider bana doğru eğilip şakağıma dokundu. "Güvercin" dedi. Kısık sesini algılamam ve söylediği o tek kelimenin anlamını kavramam epey zamanımı aldı. Bu arada adamın elinde gri bir tüy belirivermişti. Güvercin tüyüydü elbette! Tüyü kalbimin üzerine koydu. Kalın gömleğimin koyu rengi ile tam bir zıtlık içindeydi bu ipeksi nesne. Büyülenmiş gibi ona bakarken; kayboldu. Bu olayı açıklamak için doğru kelimelerin dünya üzerinde var olduğunu sanmıyorum. Komik belki ama sanki onu yuttum. Bununla beraber kendimi kuş (kesinlikle bir güvercin) kadar hafif hissettiğimi fark ettim. Aynı oranda da dehşete kapılmıştım. Kendimi toparlamama fırsat vermeden, sol bileğimi kavradı liderimiz. Dudakları kımıldandı, ses çıkmamıştı, yine de "cam" dediğini anladım. "Bu kez ne olacak? Bir parça cam mı yutacağım?" diye merak ederken adamın ifadesiz bir yüzle bana baktığını gördüm. Diğerlerinin yüzleri ise beklenti doluydu. Bir şey yapmam gerekiyordu, bunu anladım. Ama ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. O anda rüzgar tekrar esti ve bana yardımcı oldu. Tuzlu denizin kokusu rüzgarla yayıldı etrafa. Bu garipti, çünkü böyle hafif esen rüzgarın kokusunu taşıyabileceği bir deniz yoktu etrafta. Bunu herkes biliyordu, sanırım bu yüzden bir şey yapmama gerek kalmamıştı. Herşey kendiliğinden oldu. Lider işaret parmağını bileğime sürdü. İnce kırmızı bir çizik bıraktı parmağı geride. Aklıma arkalarında yaldızlı izler bırakarak ilerleyen salyangozlar geldi. Kabukları bana kumu, kum da bana denizi hatırlattı. Ürperdim bir an. Adam "nefes al" dedi. Nefes aldım. Sonra anladım her şeyi; rüzgarı öylece alamıyordum içime. Bunun için yerli olmam gerekiyordu. İşte bu yüzden "güvercin ve cam" denen bu şeyi yapmışlardı bana. Bir çeşit köprü, adı Deniz. Çünkü deniz üvey kardeşimdi benim. O yardım etti hikayedeki savaşçılardan biri olmama. Rüzgar onun üzerinden geçip girdi içime. Beraberinde onun tuzlu kokusunu da alarak geldi bana.

* * * * *

Tören nasıl bitti bilmiyorum. Benim dışımdaki on kişi mısırların ortasındaki yoldan yürüdüler karanlığın içine doğru. O gecenin ilk belirtisi, törenden sonraki dördüncü gün ortaya çıktı. Kız arkadaşım şehirden, beni almak için geldiğinde şaşkınlıkla baktı yüzüme. Tüm hayatımı denizde geçirmişim gibi bronzlaşmıştım. Bana sarılınca "okyanus kokusu" sürüp sürmediğimi sordu. Tuzlu suyu sevdiğimi bildiğinden fazla üzerinde durmadı bunun. Ona, işlerimin uzayacağını söyledim. Geldiği günün gecesi tekrar evine döndü. Biraz kırılmıştı ama itiraz edemedi.

Nefesim bir garip kokuyor. Yo hayır, kötü bir koku değil. Sanki biraz gün ışığı biraz da okyanus köpüğü yutmuşum gibi. Kendime zarar vermeyi sevmem ama sanırım bileğimi kesmek zorundayım; damarlarımda akan sıvı yosunlu ve tuzlu mu görmek istiyorum...

Yazan:  maxine


Yazıt göndermek için tıklayın.