İlk Yayın:
13/Şubat/2001
Son Güncelleme:
2/2/2016 - 4:57:10 PM
Ana Sayfa
Anasayfa > Yazıtlar > Tekrar



































Kel Misiniz?

Tekrar
Otobüs durduktan sonra yolcular aşağı inmeye başladı. Harika bir yerdi burası. Toprağın, otların, ağaçların ve serin suları gün ışığında parlayan derenin, birbirine karışan görüntüsü insanı büyülüyordu. Bu muhteşem doğanın bir parçası olmanın verdiği keyif anlatılamayacak kadar güzel bir duyguydu. Dev ağaçların gölgelediği küçük bir alan seçilmişti kamp kurmak için. Saçları koyu kahverengi olan, zayıf, soluk tenli kız ,çadırları kurmakla meşgul olmaya hemen başlamış olan "diğerleri"nden ayrıldı. Düşünmeden dereye doğru yürüdü. Otlar iki yana açılarak yol verdiler ona geçmesi için. Kuşlar eşlik ettiler. Ormanın kokusu her yanını sardı bu yolculuğunda. Sonunda kıyıya vardığında, kamp bölgesinin epey uzağında olduğunu farketti. Otobüsten indiğinde coşkun sesiyle onu karşılayan, ağaçların arasından şöyle bir görünen aslında bir dere değil, görkemli bir nehirdi. Berrak suya düşen yansımasını seyretti bir an. Ardından ayakkabılarını çıkarıp bağcıklarını birbirine bağladı, boynuna astı. Çoraplarını ceplerine sokuşturdu. Nehrin kıyısında önce kararsızlıkla durdu. Ama ışıldayan çakıl taşlarının, akıp giden camımsı suyun çağrısı kararsızlığını çabucak yenmesini sağladı. Bileklerine kadar yükselen kıyı şeridinde sağa, sola yürüdü. Ayakları suyun soğukluğuna alışınca doğuya doğru döndü. Ellerini kısa kot şortunun arka ceplerine sokarak yürümeye başladı. Başını önüne eğmiş, ayaklarının altında kıkırdayan, neşeli çakılları inceliyordu bir yandan. Birkaç hafta önce ben de aynı şeyi yapmıştım. Bu ne garip değil mi? Zaman sık sık böyle şakalar yapmayı sever. Aynı olay tekrarlanır durur bazen. Kahramanlar değişir. Ama son aynıdır. Seçilen yön de öyle; doğu. Nedense bu yol hep yanlıştır. Bunu ona söylemek istedim. Diğerlerinin yanına dönmesi için bağırmak istedim ona. Ne yazık ki yapamazdım bunu. Tek yapabileceğim izlemekti. İzlemek ve benim başıma gelenlerin yukarıdan nasıl göründüğünü öğrenmek.

Kız yürümeye devam etti. Onu izlediğimi farketmemişti. Yakında karşılaşacağı kin dolu gözlerin sahibini de farketmemişti tabii. Ama ben o şeyi görüyordum; ağaç gölgelerine saklanarak ilerliyor, kız doğru noktaya ulaşsın diye bekliyordu. Üzerinde benim beyaz gömleğim vardı. Bunu görmek, kirlenmiş gömleğin üzerine bulaşmış kanlara bakmak midemi bulandırdı. Onun kanı, benim kanımla karışmıştı. Lekeler, çılgın bir parti sonrası, kafası dumanlanmış bir ressamın fırçasından çıkmış gibiydi. Kalbim olduğu yerde acıyla büzüldü. Acıya nefret de karışıyordu. Öc alma isteğim ilk kez bu kadar güçlendi. Beni sarsacak kadar güçlü bir şekilde, kızın kurtulmasını istedim, diledim, hem de vücudumun (artık bir vücudumun olmadığını hala kabullenemedim nedense) her hücresinde hissettim bu isteği. Yazık ki bir şeyi istemek onun olması için yeterli değil.

İşte sonunda o noktaya gelinmişti. Yana doğru biçimsizce yatmış olan kara ağaç, çıplak dallarını göğe doğru uzatmıştı. Kendine özgü o garip ihtişamıyla dikiliyordu her zamanki yerinde. Bu eski dostu görmek tüm anılarımı canlandırdı. Aynı şeyin tekrar olmaması gerekiyordu. Yeterince acı çekmişti kurbanlar, yeterince acı çekmişti, aynı sahneyi defalarca izlemek zorunda bırakılan sessiz tanıklar.

"Kıza bir işaret ver. Geri gönder onu." diye fısıldadım ağaca. Kız geri dönmedi. Hatta adımlarını hızlandırdı, onu bekleyenleri bilmeden. Yaklaştıkça "Son"a, yüzü aydınlandı. Çok eski zamanlarda, bir yıldırımın hain saldırısı sonucu çıplak kalmış, ormandaki diğer dostlarından utanırmışçasına; kendini saklamak isteyerek yana eğilmiş zavallı, bir o kadar da güçlü ağacın alışılmadık görüntüsü çekmişti onu. Hayranlıkla karışık bir merakla baktı kara ağaca. Küçük elini ürkekçe uzatıp avcunu ağacın yanmış gövdesine sürdü. Yıllardır ağaç etrafına birikmiş keder birden sardı onu. Gözleri doldu. Ama o an kendi için üzülmek gelmedi aklına. Yorgun ve yalnız ağacı süzdü önce, ve sonra yere baktı. Nedense toprağın rengi bir tuhaf göründü ona. Çıplak ayaklarının izleri yumuşak toprağa kazınmıştı. Bu dünyadaki son anlarında, buraya bir şey bulmak için geldiğini düşündü. Yere doğru eğildi. Uzun zaman boyunca kanla sulanmış toprak, parmaklarının arasına sığınırken, şevkatle sardı bu bir avuç toprağı. Dudaklarını yaklaştırdı sanki bir şey fısıldayacakmış gibi, öyle bir şey söyleyecekti ki tüm acılarından arındıracaktı onu. Ağaca dönecekti sonra, utancını yok etmek için. Kaderi getirmişti onu buraya, dudaklarını araladı usulca. O anda kendikiler gibi çıplak iki ayak durdu tam arkasında. O kelimeyi söylemek için bile zamanı olmadı...

Katilin öfkesinin nedenini hep merak etmişimdir. Gözlerine sadece bir kez baktım. Dünyamda gördüğüm son şeydi onlar. Kin doluydu bu gözler. Sadece bu. Başka bir duygu yansıtmıyorlardı , belki başka bir duygu bilmiyordu sahipleri. Çok düşündüm bunları, düşünmek için bol zamanım vardı üstelik. Yaptığı şeyi, bildiği tek şey olduğu için yapıyor olması, duyduğum acıyı ve öfkeyi azaltmadı hiç. Kızın acısını dindirebileceğini de sanmıyorum. Onun ölümü de benimki gibi oldu. O son anda gözleri benimkilerle aynıydı. Kısacık bir an. Tek kelime için bile kısa, hatta tek hece için bile. Ama korkunun bedene yayılması için yeterli uzunlukta. Ve sonra diğerleri, kapanış sahnesinde görünmek isteyen şaşkınlık, öfke, aniden kaybedilen her şeye karşı duyulan sonsuz özlem, acı, hüzün, yanlış yöne sapmanın pişmanlığı ve küçük bir rol kapabilmek için uğraşan daha pek çoğu. Hepsi, işte o kısacık anda hücum ediyorlar insanın gözlerine. Ne yaparlarsa yapsınlar finalde tek biri çıkıyor öne, o kazanıyor hep zaferi: merak. İnsan "keşke" demiyor; dönebilmek için geriye, "hayır" demiyor; zamana sözünü geçirip durdurabilmek için olanları. Söylenemeyen ama hep kazanan kelime: NEDEN?

Yazan:  maxine


Yazıt göndermek için tıklayın.