İlk Yayın:
13/Şubat/2001
Son Güncelleme:
2/2/2016 - 4:57:10 PM
Ana Sayfa
Anasayfa > Yazıtlar > Yedinci Oyun



































Kel Misiniz?

Yedinci Oyun
        Karşımda oturmuş dikkatle kartlarına bakıyordu. Batmakta olan güneşin son ışınları, pencereden süzülerek yüzüne ulaşıyor ve yaşlı adamı daha iyi görmemi sağlıyordu. Bu komik aslında; çünkü yüzünü öyle çok gördüm ki artık gözlerimi kapasam bile onu karşımda bulabiliyorum. Işık olmasa dahi her bir ayrıntısını görebilirim suratının. Burnu sert hatlı ve oldukça kaba, çukura kaçmış, küçük gözlerinin etrafı kırışık, ama yıllar bu gözleri solduramamış; hala kara iki kömür parçası gibi ışıldıyorlar yüzünde. Dudakları epey ince, konuşurken ya da gülerken ağzının sol yanındaki boşluk çıkıyor meydana; dişlerini uzun zaman önce kaybetmiş sanırım. Demir bir dağın tepesine toplanmış sisi andırıyor saçları; grimsi beyaz renkteler. Omuzları çökmüş, ayaklarını sürüyerek yürürken aynı zamanda da kambur duruyor bu yüzden. Onu her seferinde aynı rengi soluk gömlekle buluyorum burada. Bir zamanlar lacivert olduğunu sandığım gömlek şimdi biçimsiz bir paçavra gibi sarkıyor bedeninden. Çirkin ve bakımsız bir adam O; ama gözleri aklımı başımdan alıyor. Herşeyi unutturuyorlar bana. Evrenin kuytu köşelerine pusu kurmuş, beni yutmak için bekleyen iki kara delik. Onlara baktığımda ya da baktığım diğer her şeyde onları gördüğümde kalbim deli gibi atmaya başlıyor. Ayaklarım yerden kesiliyor ve ancak O buz gibi sesiyle bana seslendiğinde kendime gelir gibi oluyorum. Öyle soğuk öyle duygusuz ki sesi; şaşırıyorum bazen, bu duyduğum gerçekten o mu, yoksa uzak dünyalardan bana ulaşan bir gök gürültüsü mü?
        -Maça As.
        -Sinek Dam.
        Evet, bu oyunu benden iyi oynuyor, biliyorum. Ama nedense benim kazanmama izin veriyor. Belki de sürekli kazanmak sıkıyor onu. Neyse, bu önemli değil zaten.
        -Bir oyun daha?
        -Olabilir.
        Kartlar, kumsaldaki kum taneleri kadar kolayca akıp gidiyorlar parmaklarının arasından. Bazen onları göremeyeceğim kadar hızlı, bazen kayarcasına, zarif ve sakin hareket ediyor parmakları. Elleri benimkilerden en az iki kat büyük. Nasırlı parmakları öyle kalın ki korkuyorum; sarılıverseler boynuma, bir yılan gibi? Tam tersine avuçları güven veriyor bana. İki avcu içine aldığında başımı rahatlıyorum. Sanki gerçek yeri boynumun üzeri değilmiş gibi: "Asıl evim onun avuçlarının arasında!" diye haykırıyor başım.
        -Kupa Dokuz?
        .....
        Bu kez kazanmama izin vermeyecek sanırım. Belki bıktı benden. Herhalde genç olmam kızdırıyor onu, ya da yoruldu sadece; bu yüzden konuşmuyor. Oysa konuşmasını isterdim. Garip cümleleri var. Yaşlı insanların çoğu gibi O da öğüt veriyor bana. Ama anlamıyorum anlatmak istediklerini. Anlayamıyorum. Bir keresinde;
        "Her yaşamında, kulaklarındadır gençliğin,
        ve yalan enerji verir gençlere."
demişti. Ne anlatmaya çalıştığını düşündüm uzun geceler boyunca. Sonunda pes ettim. Sadece alaydı. Küçümsedi beni. Kafamı karıştırmak istedi. Çoğu zaman başarıyor bunu zaten. Kızıyorum böyle zamanlarda ona. Benden çok yaşamış bu eski dünyada, benden çok şey görmüş, duymuş, farkındayım bunun. Neden sürekli yüzüme vuruyor? Kıskanmamı istiyor. Çünkü O kıskanıyor beni. Etkileyici kara gözleri çok parlak, çok derin ama bir o kadar da işe yaramaz. Elindeki kartları görmek için bile dikkatle bakması, gözlerini kısması gerek. Oysa ben odanın diğer ucundaki pencereden dışarı bakıyorum. Güneş az önce battı. Dışarısı "buhar" rengini aldı. Yine de çok uzaklarda çığlıklar atarak dolanan yarasayı seçebilmek zor değil benim için. Ona kitap okuduğum zamanlarda;
        "Küçük şahinimsin benim,
        karanlığın altında okumamın anahtarısın."derdi hep. Hoşuma gidiyor benimle böyle konuşması. Ama bu akşam mühürlenmiş dudakları.
        -Karo Yedi.
        -Karo Vale.
        -Kupa İkili?
        .....

        Canı sıkkın. Oyunda bu kadar aceleci davranmazdı yoksa. Oyunu kazanmaya karar verdiyse bile, önce birkaç sayı almama izin verirdi. Sanki ben kazanıyormuşum gibi davranır, topunu kaybeden küçük çocuklar gibi dudak bükerdi. Acaba ona sorsam mı, onu üzen her neyse, söyler mi bana?
        -Sinek As.
        .....
        -Tek kart?
        -Evet.
        Sesi gömleğinden daha soluk bu akşam. Merak etmeye başladım. Biraz da kızdım. Bana söylemesi gerekir değil mi? Sol elimi sağ avcuma vurmak istiyorum. Kızdığımda bunu yaparım. Ama elimdeki kartları masaya bırakmam gerek bunun için. Şu anda anlamsız olur bu hareket. Pencere kenarına oturup güneşin batışını izlediğimiz zamanlarda, sivri dilinden sızan zehir yavaşça yayılırdı bedenime. Onun ince alayları hep kızdırırdı beni. İşte o zaman inatla sol elimi sağ avcuma vururdum. Gülerek karşılardı bunu.
        "Kırmızı öfken ilacım benim." derdi. Sinirlenmem neden hoşuna gidiyordu bilemem. Ama sık sık öfkelendirirdi beni. Bu akşam bir fark var; bilerek yapmıyor bunu.
        -Sıra sende!
        -Öyle mi?
        -Evet. Oyna hadi.
        -Maça Rua.
        .....
        -Elinde kart var. Neden oynamıyorsun?
        -Neden benimle konuşmuyorsun?
        Başını eğdi. Sakladığı bir şey var. Hafifçe sallanan başını kaldırıp bakışlarını benimkilerle birleştiremiyor. Korkuyor. Yine de söyleyecek içinde sakladığı sırrı. Belki şimdi, belki sonra. Önemli değil, zamanım var benim. Peki ya onun? Yeterince zamanı var mı cesaretini toplamak için? Hadi konuş artık!
        -Zamanın başlangıcında ağacın çıkışı,
        Öfkeni kullanmayı öğren, bak sonsuzluğa;
        Yağmur bulutu gizliyor olacak yapraklarımı.
        Böyle konuşmasından nefret ediyorum. Tepem atıyor. O çok sevdiği "kızıl öfkem" kızıl kanımın yerini alıyor damarlarımda. Elimde kalan kartları yüzüne fırlatıp haykırmak istiyorum; "Düzgün konuş benimle be adam!!". Bunu yapamam. Yapmamam gerek. Devam et hadi. Konuş. Bırak anlayayım seni.
        -O bulut asla evine dönmez.
        Hiçbir şey gitmez herkesten önce.
        Duvarlar diyarı aşağıda değil!
        Ya nerede? Hem kimin umurunda duvarlar diyarı? Oraya gitmeyi düşünmüyorsun ya? Yo hayır, yanımda kalmalısın sen. Korumalısın beni. Çünkü gözlerin esir ediyorlar beni kendilerine. Kara, akışkan, ıslak gözlerine baktığımda çaresiz kalıyorum ve savunmasız. Bir petrol gölcüğüne düşmüş küçük kuşlar nasıl uzaklaşamıyorlarsa oradan, ben de kaçamıyorum gözlerinden.
        -Sekizinci oyun şehrin kuzeyinde.
        Bunlar onun son sözleriydi. Yalnız şeytan, erkenden açtı gözlerini. Yalnız olmak bu sabah canını sıktı. Yatağından kalkıp penceresine yürüdü, orada uzanmış yatıyordu isyankar duvarlar diyarı. Sanırım tam da o andı kararını verdiği an. Değersiz bir armağan sundu bana; Yalnızlığını. Söz veriyorum saklayacağım onu, şimdi ve sonra.

Yazan:  maxine


Yazıt göndermek için tıklayın.