İlk Yayın:
13/Şubat/2001
Son Güncelleme:
2/2/2016 - 4:57:10 PM
Ana Sayfa
Anasayfa > Yazıtlar > The Horns Of Jericho (Prodigy)



































Kel Misiniz?

The Horns Of Jericho (Prodigy)
       Cehennem alevlerinden almıştı rengini atı. Hızla ilerlerken, sarsılıyordu geçtiği yerler, nallarının darbeleriyle. Şimşekler çakıyordu gözlerinde, dimdikti başı. Dört nala giderken atı, dalgalanıyordu sırtında pelerini. İç kısmı siyahımsı kızıl; kan rengindeydi. Rüzgarla işbirliği yaparak; savaş alanlarına özgü o kokuyu yayıyordu etrafa. Pelerininin dış kısmı ise öfkeli göğün koyu rengine boyanmıştı. Sanki korkunç bir fırtına getiriyordu beraberinde. Ama atının görkemi, pelerininin büyüsü yetmemişti değiştirmeye onu. Hala solgundu teni, çöküktü omuzları. Dik oturmaya çalışsa da atının üzerinde, savruluyordu bedeni, bir korkuluğunki gibi gene de.
       Eski dünyanın toza bulanmış kuru kemiklerinin arasından geçti. Atı; çiçeklerden bal toplamaya çıkmış bir arı kadar neşeliydi, basarken kafataslarının üzerine. Oysa biliyordu ikisi de yolun sonunda bekleyeni. Alevlerin tanrısı; kan kadar kutsal, su kadar dingin yükseliyordu karşılarında. Ateşli bir sevgili gibi atıldı üzerlerine. Kızgın boğanın ani boynuz darbeleri yaraladı atını. Doğruldu üzengisinin üzerinde. Atın sağrısındaki yaradan sızan kara gözyaşlarına baktı bir an. Sonra sisin içinde pusuya yatmış; ikinci hamle için hazırlanan boğa-tanrı ilişti gözüne. Varmak için yola çıktığı yere varmadan durduramazdı onu kimse. Solgun, cılız ve yorgun olabilirdi. Ne var ki hala bir savaşçıydı. Yaralı ama eskisi kadar da ihtişamlı atının da vazgeçmeyeceğini biliyordu. Kılıcını çekti. Savaş başladı. Saldıran boğaya doğru hıçkırdı kinini kılıç. Ve boğa da kustu içindekileri kılıcın üzerine. Dövüş bütün gece sürdü. Belki bütün gün de. Sadece kuru kemikler tanık oldular buna.
       Öfkesi kedere döndü alevlerin tanrısının. Kızgın boğa yenik boğa oldu. Yıkıldı yere. Savaşçı yoluna devam etti. Rüyalarımın içinden geçti. Kimseye göstermediğim bulanık gözlerime baktı. Sonsuzluğuma açılan kapıları gördü. Açmadı hiçbirini. Sadece yürüyüp gitti. Yalnızdı artık. Hiç yorulmayan atı; ölümlüydü, ne yazık!
       Jericho'nun başına tırmandı; tepesi bulutların arasına gizlenmiş bir dağa tırmanır gibi. Tehlikeli yamaçlardan geçermişçesine dikkatliydi, yükselirken yavaş yavaş. Yukarıya vardığında sırt üstü uzanıp; Jericho'nun kısa kesilmiş çimenlere benzeyen saçları arasına; dinlendi. Uyudu belki. Bir-iki rüya gördü. Kızın saçları da çimenler kadar tazeydi, hoş kokuluydular çimenler kadar.
       Uyandığında, topraktan çıkan çiğdem tomurcukları gibi iki boynuz selamladı onu. Keskin değildiler öldürdüğü boğanınkiler kadar, ama daha çok canını yaktılar. Hızla büyüdüler. Dallandılar, budaklandılar. Gardiyanı oldular. Yüz yıllık çınarlar kadar kalınlaştılar. Savaşçı acılarını dindirince, sarınca yaralarını, tırmanmaya başladı. Bu kez daha zordu her şey. Yine de tırmandı. Bazen durup aşağı baktı. Sonra gene tırmandı. Bir masal olsaydı bu; bulutların üzerindeki devin evine varırdı kuşkusuz. Altın yumurtlayan tavuğu çalar ve mutlu inerdi aşağıya. Oysa tırmanmakta olduğu bir fasulye sırığı değildi, bu bir masal olmadığı gibi. Ne devin evine ne de bulutlara varabildi. Tırmandı yalnızca. Zaman geçti. Elleri titremeye başladı. Jericho'nun boynuzları yosunlandılar. Saçlarının arasında beyaz teller belirdi. Jericho'nun boynuzları inceldi. Bacakları ağrımaya başladı. Jericho'nun boynuzları küflendi. Bedeni itiraz etse de, son kez uzattı titreyen elini yukarıya. Jericho'nun boynuzu kırıldı, ufalandı, toz oldu; savaşçı aşağı düşerken kül olup savruldu ardından onun. Aslında bir düşüş sayılmazdı bu, daha çok kaydı aşağılara. Jericho'nun gözlerinde doğmuşçasına, süzüldü yanaklarından. Kanlı bir gözyaşı gibi, tuzlu bir iz bırakarak ardında sürdürdü akışını. Ölüm denemezdi onun sonuna. Zaten hayat da diyemedim yaşadıklarına.

Yazan:  maxine


Yazıt göndermek için tıklayın.