İlk Yayın:
13/Şubat/2001
Son Güncelleme:
2/2/2016 - 4:57:10 PM
Ana Sayfa
Anasayfa > Yazıtlar > Son Kez Yağmur



































Kel Misiniz?

Son Kez Yağmur
Şehrin büyük bölümü hala uyuyordu. Güneşin doğmasına daha yarım saat kadar varken yola çıktı. Sokak lambalarının ışığı altında; huzursuz bir yılan gibi uzanmış yollardan geçti. Havada sonbaharın hüzünlü kokusu vardı. Ceketinin yakalarını kaldırıp ellerini ceplerine soktu. Sırt çantası nedense ağırlaşıvermişti birden, oysa içinde hemen hemen hiçbir şey yoktu. Elinde olmadan adımlarını yavaşlattı. İşin başında yorulmak istemezdi. Bu haliyle her zamankinden çok benziyordu bir gezgine. Ama bir gezgin değildi. Kasvetli yerlerde yaşamayı seven, romantik bir ayyaştı, ölüme aşık bir şairdi, en çok da kaybolmuş küçük bir çocuktu. Ve şimdi, onu yutmak için ortaya çıkan sabah sisinin içine doğru ilerliyordu. Öyle yoğundu ki sis, birkaç adım ilerisini görmesi bile imkansızdı. Sokak lambalarının titrek ışıkları havada asılı kalmış dev ateş böceklerini hatırlattı ona. Sisin yoğunluğu yüzünden saçları alnına yapıştılar. Elinin tersi ile bu birkaç nemli tutamı geriye doğru itti. Cebine sokmadan önce şaşırarak elinin çiğ damlaları ile kaplanmış olduğunu gördü. Bu berrak damlaların görünüşleri öylesine davetkardı ki dayanamayıp tatlarına baktı. Dağların içinden sızan bir kaynak suyundan içmiş gibi ferahladı. Bu, güne başlarken ona sunulan küçük bir hediyeydi anlaşılan. O halde, hayal gücünü zorlayarak işini daha iyi yapmalıydı bu kez. Böylece aldığı hediyeye karşılık vermiş olurdu. Yüzündeki hüzünlü ifade dağıldı. Hatta gülümsedi. Ama gülümseyişinde bile keder vardı. Yıllardır hüzünlü görünmeye alışkın yüz hatları mutlu olduğu zamanlarda ne yapacaklarını şaşırırlardı zaten. Sisin içinde yürümeye devam etti. Birçok şey okumuştu sis hakkında ve şimdi bunları yazanları daha iyi anlıyordu. Siste yürümek gerçekten de denizin dibinde yürümeye benziyordu. Ve adını bilmediği yazar kadar, kendi de bir hayaletti. Üstelik sis de denizin hayaletiydi. Yüz kaslarına kötü bir şaka yapar gibi güldü; Hayaletin içindeki hayaletti o. Güldüğünde beyaz ve düzgün dişleri ortaya çıktı. Ama bu halde biri onu görse güldüğü gelmezdi aklına, saldırmaya hazırlanan bir sırtlana benzetirdi onu ya da deli bir hayalete!... Sisi seviyordu.

Güneş doğarken, onun gelişini selamlamak isteyen sis eğildi, geri çekildi, yok oldu. Çantası olması gerektiği kadar hafifti. İşini yapacağı tepeye hemen hemen gelmişti. Zihninin içinde yepyeni fikirler dolaşıyordu. Muhteşem bir sabah sunacaktı sıcak evlerinde uyanmaya başlamış insanlara. Hiç görülmemiş bir şey. Bunu düşünmek iyice neşelendirdi onu. Uzun hayatı boyunca belki de ilk kez ıslık çalmaya başladı, tepesine tırmanırken. Heyecan ve biraz da sisten yanakları kızarmıştı. Solgun yüzü gençleşmiş görünüyordu. Evet güzel bir gün olacaktı. Yürümeye devam etti.

Tepeye vardığında durup aşağıda uzanan şehre baktı. Sonra çantasını açıp karıştırmaya başladı. Önce yeşilli kırmızılı battaniyesini çıkardı ve ıslak otların üzerine serdi. Battaniyenin üzerine oturup çantasını kucağına aldı. Gümüş renkli orta boylu kutusunu çıkardı ikinci olarak ve yanına koydu. Son olarak fırçalarını çıkardı. Mürekkep olmadan resim yapmasını sağlayan fırçalarına şöyle bir baktıktan sonra en ince olanı seçti. Kutuyu açtı; içinde üç tane kese duruyordu. Birinde kuru gül yaprakları vardı. Bu sabah ihtiyacı olmayacaktı onlara. İkinci kesede parlatılmış, küçük çakıl taşları vardı. Avcuna birkaç tane aldı. Gül yapraklarını, çakıl taşlarını ve kalan fırçaları çantaya geri yerleştirdi. Son kese gümüş kutunun üzerinde sırasını bekliyordu. Ama önce yapması gereken başka işler vardı. İnce fırçasıyla keselerinden aldığı birkaç taşı boyamaya başladı. Birine dönen, buluşan, uzaklaşan ve birbirine sarılan çizgiler yaptı. Bir başkasına da siyah mürekkeple yağmur damlaları. Ve devam etti çizmeye; kanatlar çizdi, bulutlar çizdi, suya düşüp boğulan şarkılar çizdi. İlk boyadığı taş dışındakileri kutuya koydu. Artık son keseyi açmanın zamanı gelmişti. İçinde kül rengi bir toz vardı. Uzun zamandır beslediği yarasaları öldüklerinde, kemiklerini ufalayarak elde ederdi bu tozu. Tarçın kokusu yayıldı etrafa. Bu kokuyu severdi. Derin derin soluyarak havayı yarasa tozunu kutudaki taşlar üzerine serpiştirdi. Kutuyu kapadıktan sonra dışarıda bıraktığı çakılı avcuna aldı. Bir süre bekledikten sonra açtı avcunu; artık mükemmel işlenmiş, gümüş renkli bir anahtarı vardı. Bu anahtarla kutuyu kilitledi. Doğrulup yükselmekte olan güneşe bir göz attı. İşi bitmek üzereydi. Ortağı gelmeden önce etrafı toparlamaya başladı. Yarasa tozunu kullandıktan sonra boşalan keseyi aldı. Başta küçük olan kese şimdi içine kutusunu koyabileceği kadar büyük göründü ona. Kutuyu keseye soktuktan sonra ağzını bağladı kesenin. Battaniyesini ve ince fırçasını çantasına koydu. Çantayı omzuna aldı. Keseyi sol elinde tutuyordu. Şehrin tamamı uyanmıştı artık herhalde. Tam zamanıydı. Kuşu kanat çırparak doğudan geldi. İri, siyah-beyaz bir saksağan. Önce omzuna kondu, sonra sıçrayarak sağ bileğine tünedi. Keskin tırnakları tenine batıyor, al renkli benekler bırakıyordu bileklerinde. Buna aldırmadı. Keseyi de sağ eline aldı ve boşta kalan eliyle keseyi açtı. Kutu artık yoktu. Kese sisle doluydu. Sisi, kımıldamadan duran kuşun üzerine serpti. İşi bittiğinde küller içinde yuvarlanmış, garip, biraz da sinir bozucu bir saksağanı olmuştu, sağ bileğinde bir heykel gibi duran. Kolunu havaya kaldırdı. Kuş hızla havalandı. Bir ok gibi güneşin etrafını sarmış bulutların arasına daldı. Saksağanı gözden kaybolunca evine doğru yola koyuldu. Elinde kalan boş keseyi bir sonraki gün için cebine sokuşturdu. Yürürken yaptığının sonucunu düşünüyordu. İnanılmaz olacaktı. Bunu karla da deneyebilirdi belki. Sokaklarda henüz kimse yoktu ama herkesin uyandığını biliyordu. Kendi gibi onlar da şahit olacaklardı eserine.

Eski evine vardığında aceleyle çatıya çıktı. Her şey hazırdı. Başını kaldırıp göğe baktı. "Şimdi." Ve şiddetli bir gök gürültüsü her yanı sarstı. İnsanlar ne olduğunu anlayabilmek için camlara koştu. Tam da o anda başladı yağmur. Öyle vahşiydi ki; yoldaki arabaların tavanlarını çökertiyor, çılgınca saldırıyordu etrafa. Gömleğini çıkarıp çıplak kollarını bu görülmemiş yağmurun içine doğru uzattı. Çakan şimşekler bakanı kör edecek kadar parlaktı. Yağmur damlalarının etrafa saldırırken çıkardığı sesler insanı ürkütüp kaçırmaya, saklanacak bir yer aratmaya yeterliydi, ama kimse ayrılmıyordu penceresinin önünden. Ayrılamıyorlardı çünkü karaydı yağmurun rengi. Kollarına baktı, siyah eldivenler giymişti sanki. Ve yıllardır yaşadığı şehri de siyaha boyanmıştı. Kara gölgelerin arasında kalıveren insanlar şaşkınlıkla bakıyorlardı etrafa. Koca bulutlar güneşi örtmüştü ya da yağmur onu da boyamıştı siyaha. Şehir, yerin derinliklerindeki bir mağaraya gömülmüştü bir anda. Evet iyi yapmıştı işini. Yağmur yağmaya devam ederken içeri girdi. Bir şişe ve bir bardak alarak tahta masasının başına oturdu. Odasındaki ampulün hastalıklı ışığı altında parıldıyordu, bir kuzgunun tüyleri kadar kara saçları. Kendine bir bardak doldurdu. Uzun zamandır yazamıyordu. İşte sonunda ihtiyacı olan ilham gelmişti ona. Ama ondan önce sevdiği şairlerden birine ait sözleri sıraladı boş kağıda;

        Adım "olabilir".
        Bana "artık yok", "çok geç" ve "elveda" da diyebilirsiniz.

Bir intihar mektubu olduğunu düşündüler bunu bulduklarında. Oysa yazarken düşünmemişti sonunda sevgilisine kavuşuyor olduğunu. Kirli ve ıslak saksağanı baş ucundaydı; ölüm, tüm güzelliği ile sarıldığında soğuk bedenine.

Yazan:  maxine


Yazıt göndermek için tıklayın.