İlk Yayın:
13/Şubat/2001
Son Güncelleme:
2/2/2016 - 4:57:10 PM
Ana Sayfa
Anasayfa > Yazıtlar > Yol Uzun



































Kel Misiniz?

Yol Uzun
        Yol uzun. Şimdiden, geri dönmek istiyorum. Bu lanet otobüse yarım saat önce binmiştim. Orta kapının biraz ilerisinde, cam kenarında oturuyorum. Güneş yüzüme vuruyor. Otobüsün içi havasız. Küçük, sıcak ve hareketli bir tabuta hapsedildim sanki. Yalnız olsaydım katlanabilirdim buna, ama tanımadığım, tanımak istemediğim, beni asla anlayamayacak yabancılarla paylaşıyorum tabutumu. Hava çok sıcak. Boğuluyorum. Güneş hain hain parıldıyor ve acımasızca yolluyor tüm ışınlarını üzerime. İnip yürümek geçiyor içimden. Buna izin verir mi ki? Hayır, tüm eğlenceyi berbat ederim o zaman. Burada kalıp acı çekmem gerek. Sıkıntıyla kımıldanıyorum koltuğumda. Terledim. Kendimi yapışkan ve hastalıklı hissediyorum. İnip yürümem gerek. İçimde birşey kıvranıp duruyor. Beynimin içinde saatli bir bomba var, ya da sürekli şişen bir balon gizlenmiş oraya. Yakında patlayacak. Yakında patlayacağım yani. Kan, kemik ve canımı sıkan şu yapışkan sıvılardan büyük bölümü saçılacak etrafa. Yanımda oturan kadına gözüm isabet etsin istiyorum. İlginç olur bu. Çığlıklar atarak ayağa fırlar mı acaba? Belki de sesi çıkmaz. Bayılır belki, ya da kalp krizi geçirir?
        Yarım saat daha geçti. Patlamadım. Yol hala uzun. Daha çok var evime ulaşmama. Artık güneş rahatsız etmiyor beni. Beynim pelteye döndü. Ayrıca uykum da geldi. Hatta yarı uyuyor sayılırım. Uyumamak için çabalıyorum. Uyursam ne olur? Hiç. Ama uyumak istemiyorum ben. Başım bana itaat etmiyor. Dayanamadım ve başımı otobüs camına dayadım. Yol bozuk. Beynimi bir oda olarak düşünürsek (pelteye dönmüş bir oda); şu an odadaki eşyalar köşe kapmaca oynuyor. Koca bir kanepe son hızla sol duvara çarptı. Ahhh, acı!
        Başımı kaldırdım. Gözlerim kapanıyor. İnsan bu kadar elverişsiz koşul içinde nasıl uyur? Böyle bir durumda uykumun gelmiş olması garip. İnatla savaşıyor benimle. Herkesin bahsettiği o uyku ve uyanıklık arasındaki çizgide duruyorum. Sağ yanım uykunun saflarına katıldı. Sol bacağımı ise haşince yere basıyorum. Uyanık kalmaya devam etmem gerek. Neden bu kadar inatçıyım her konuda?
        Bir kuyunun yanından geçiyoruz. Prensese, altın topunu geri veren "Kurbağa Prens" burada yaşıyor olmalı. Otoyolun kenarında, ölü köpeğin hemen arkasında bu kuyu. Taş kuyunun yanında olduğumu hayal ediyorum. Suyu kara. Ama bunun nedeni kuyunun derinliği; bir göz yanılması sadece. Kuyunun ağzına küçük hayvan heykelcikleri konmuş. Çirkin, iri suratlı bir fare dikkatimi çekiyor. Ona bakarken su içmekten vazgeçeceğim neredeyse. Su çok soğuk ve tatlı görünüyor. Ayrıca çok da kara, ama kimin umurunda bu? Yüzümü daldırıyorum suya. Gerçekten çok soğuk. Saçlarım ıslanıyor ve yüzüme yapışıyorlar. İlginç bir kokusu var suyun. İçsem mi? Çirkin fareye takılıyor yine gözüm. Caydıramaz beni. Eğiliyorum suya doğru. Kendi aksim çıkıyor karşıma. Gözlerim olduklarından daha iri sanki ve daha siyah. Burnum biraz daha sivri. Bana benzemiyor bu yüz. Kaşınıyor. Sanırım su yüzünden. İçmekten vazgeçip doğruluyorum. Ahh.... binlerce küçük cımbız yüzümü çekiştirmeye başladı. Canım yanıyor. Sanki yüzümdeki maskeyi çıkarmaya çalışıyor birileri. Alttaki yüzün neye benzediğini merak ediyorlar. Biliyorum cevabı ben; bir fareye ait alttaki surat. Evet, kara, küçük, parlak gözleri ve sivri bir burnu olan aptal farenin tekine ait. Canım gerçekten çok yanıyor.
        Sıçrayarak doğruldum. Yanımdaki kadın dönüp bakmadı bile. Neyse ki bir rüyaydı. Trafik hala yavaş ilerliyor. Dönüp arkaya bakıyorum. İşte orada yatıyor ölü köpek. Ama bir kuyu yok. Alnım yapış yapış, ne kadar da terlemişim. Bir daha uyumamam gerek. Bu çok zor ne yazık ki. Gözlerim yine ağır ağır kapanıyor. Yan yol açık. Homurdayan bir kamyon karşıdan geliyor. O ilerledikçe, beyaz kasası sağa sola sallanıyor. Şimdi hemen hemen aynı hizadayız. O da ne? Kamyon şaha kalktı. Bu imkansız! Gene rüya görüyorum. Uyumamam gerekirdi. Uyanmalıyım. Elimi yüzüme götürüyorum. Aslında tokat atmam etkili olur, ama bir otobüs dolusu insan önünde yapamam bunu. Çaktırmadan bir çimdik attım yanağıma. Yüzüm hala terli. Kamyon savaş naraları atarak uzaklaşıyor. Artık uykuda değilim. O zaman neden hala görüyorum onu. Dört nala ilerliyor asfalt yolda. Bilincim yerinde. Alnım ıslak. Yüzüme sürdüğüm elim, yapışkan, kara bir sıvıya bulanmış. İğrenç.
        Hayal görüyorum. Yarı uyanığım belki. Bir yanım avcuma bulaşmış bataklık çamuruna inanıyor. Hatta çürümüşlüğün kokusunu bile alıyor. Diğer yanımsa saçma buluyor bu düşünceyi. Elimi burnuma götürüp kokluyorum. Pahalı çiçek kolonyamın ferahlığı sarıyor bedenimi. Tekrar bakıyorum elime. Yanımdaki kadın tırlattığımı düşünmeye başladı. Ben nasıl ciddiyetle bakıyorsam elime, o da öyle bakıyor bana. Artık açılıyor uykum. İki yanımda elimin temizliğinden emin.
        Otoyol bitti. Geniş bir caddede ilerliyor otobüs. İki yanda kaldırım uzanıyor. Yolun sağında yürüyorum. Mor elbiseli kızım ben! Yürüdükçe, elbisemin uçları dalgalanıyor. İnce bileklerim dışarıda buluyorlar kendilerini; savunmasız. Ardından koruyucu mor kalkan gene örtüyor onları. Saklıyor. Sonra gene açılıyor kapılar, iki yana doğru. Etrafımda uçuşan, sersem böcekler hevesle, açılan geçitten içeri süzülüyorlar. Dizlerimdeki karıncalanmanın nedeni de onlar olsa gerek. Kandırıldıklarını anlayınca, öfkelerini kusuyorlar üzerime. Zehirleri karışıyor bedenime. Hak ediyorum bunu. Doğru; kandırdım onları. Mordan nefret ederim ben. Dizlerimdeki sancı arttı. Az sonra yere yığılacağım. Tüm bedenimi saracak, kızgın böcek sürüsü. Taşıdıkları zehrin daha fazlasını sunmak için bana, yeni delikler açacaklar vücudumda. Daha çok acı! Ahh.
        Yanımda oturan kadın iyice uzaklaştı benden. Otobüse bindiğimde, gri bir gömlek vardı üzerimde; şimdi ise mor elbisem. Bu değişiklik hoşuna gitmedi kadının herhalde. Belki de o da sevmiyor moru.
        Yol uzun. Ve hala çok var eve varmama. Gök gürlüyor. Güneş bu kadar parlakken ve gökte tek bir bulut yokken; yağar mı yağmur?

Yazan:  maxine


Yazıt göndermek için tıklayın.