İlk Yayın:
13/Şubat/2001
Son Güncelleme:
2/2/2016 - 4:57:10 PM
Ana Sayfa
Anasayfa > Yazıtlar > Büyücünün Tepesi



































Kel Misiniz?

Büyücünün Tepesi
       Epey geç kalmıştım. Hızla yürürken boş sokakta; iki binanın arasından göründü bana Ay. Kocamandı ve yıldızsız gökyüzünde ona rakip olabilecek tek bir cisim bile yoktu. Altından geçtiğim sokak lambaları onun parlaklığı karşısında cılız mumlar gibi kalıveriyorlardı. Gümüş renkli bu dev öyle çekiciydi ki onun dışındaki her şeyi unutuverdim. Ben ona bakarken yüzeyindeki koyuluklar kımıldandı, yüzü göründü; gülümsüyordu bana. Güvendeydim artık, bunu kulağıma fısıldadı. Korkmama gerek yoktu artık gecenin karanlığından. Çünkü oradaydı, tam karşımda ve koruyacaktı beni. Gitmek isteyeceğim, gitmem gereken ya da gittiğim yerleri ezbere biliyordu. Rehberim olduğu sürece yolumu kaybetmezdim asla. O seçerse yolu benim için, elbette ilerlerdim hiç düşünmeden. Öyle de yaptım zaten. Geçmişimi unuttum buğulu yüzüne bakarken, boşverdim geleceğe. Kendisine giden yolu seçti benim için, ben de memnuniyetle koştum ona doğru. Sonbahardı mevsimlerden üstelik geceydi. Hava soğuktu. Koşarken ben, nefesim yoğun sis bulutları halinde yükseliyordu önümde. Yanaklarım pembeleşmişti soğuktan (ve biraz sevinçten). Ama içim sıcacıktı. Boş sokaklarda koştum uzun süre sonra binalar da insanlar gibi yok oldu. Koşmaya devam ettim, bu kez boş yollarda. Bazen ağaçlar görüyordum yolun kenarında; merakla beni izleyen, belki de köklerinden kurtulup benimle koşmak isteyen! Bazen de iri gözlerini bana dikmiş küçük tavşanlara rastlıyordum, burunlarını her oynatışlarında farklı bir soru soruyorlardı sanki. Başka bir zaman olsa durup konuşurdum onlarla, ne var ki koşmalıydım; kendini beğenmiş gururlu Güneş sihirli Ay'ımın yerini almadan varmalıydım yanına. Başta da hızlı hızlı atıyordum adımlarımı ama o zaman ulaşmaya çalıştığım bir beton yığınıydı, "ev" dediğim. Oysa şimdi koşarak yetişmeye çalıştığım Ay'dı; herkesin ve herşeyin doğduğu yer!
        Şehirden epey uzaktaki bir tepede durdum sonunda. Mistik bir havası vardı buranın. Kendimi kötü büyücünün gizli sığınağına girmiş küçük bir kız gibi hissettim (Bilemezdim bu tepenin gerçekten de bir büyücünün sığınağı olduğunu. Öyle bir büyücü ki; yağmur yağdırabilen ve eğer isterse yağmuru siyaha boyayabilen). Sonra hatırladım, Ay yanımdaydı ve o varken kimse zarar veremezdi bana. Korkum yavaş yavaş azaldı, yerini sonsuz bir heyecan dalgasına bırakarak. Damarlarımdaki kan ısınmıştı sanki. Duramıyordum yerimde. Yüksek tepede, bir kelebek gibi oradan oraya dolaştım. Yorulup uyumam ne kadar sürdü bilmiyorum. En son mis kokulu çimenlerin üzerindeki çiğ damlalarına baktığımı hatırlıyorum. İçlerinde koca Ay'ın yansımasını taşıyordu her biri.
        Gün doğmak üzere ama Ay'ı hala görebiliyorum karşımda. Etrafı öyle bir renk sardı ki neredeyse kırmızı bir gülün içinde olduğumu sanacağım. Garip duygular var içimde. Çiğ damlaları aklımdan çıkmıyor. Ayrıca garip bir rüya gördüm burada uyurken. Hatırlayamıyorum hepsini ama korkmuştum bunu biliyorum. Neyse ki dalmışım sonra. Sabah olana kadar da uyumuşum, deliksiz. Bu gece gelip gene burada uyumayı düşünüyorum; soğuk gecenin içinde, sevgili Ay'ın altında. Aynı rüyayı görürüm belki. Korkunçtu hem de çok. Yine de anlaşılmaz bir şey vardı içinde, gizemli biri. Üşüyorum. Bunun nedeni hava değil, o adam; rüyama giren. Buz gibiydi bakışları. Ürperdim. Dehşete kapılmama neden olan birşey vardı onda. Gizemli birşey. Sihir tozu serpilmişti sanki üzerine, kötü bir büyücü yapmıştı bunu (belki bu tepenin sahibi). Kokusunu alıyordum. Nedense küçüklüğümü anımsatıyordu bu koku bana (hem bu tepeye ilk geldiğimde küçük bir kız oluvermemiş miydim?) Fırtınalı kara gecelerde, yorganımın altında büzüldüğüm zamanlar; yatağımın altından sızarak bana gelirdi bu koku. Ölü bir el bana dokunmuşçasına irkilirdim. Ona baktıkça aynı koku sarmalıyor etrafımı ama ölü bir elden daha korkutucu üzerimdeki dokunuşları gözlerinin. Bu gümüşümsü gözlerde kızıl alevler görüyorum ve küçük çocuklar. Alevlerin arasında haykırıyor; doğuyor ve ölüyorlar. Kaçamayacağım kadar yakınımda alevler. Oysa hala titriyorum; bir ölünün dokunuşlarının soğukluğuyla. Kaçamam. Kaçamam öyle değil mi? Peki ya uyanabilir miyim?

* * * * * *

        Yedi gecedir aynı tepede uyuyorum. Garip ama Ay hep yusyuvarlak bir turta gibi, asılıp kalmış gökyüzüne. Hiç değişmiyor, gördüğüm rüyalar da öyle. İç içe geçiyor bazen rüyalarım. Uyanıyorum. Onu görüyorum. Sonra farkediyorum ki bu da bir rüya. Ve gene uyanıyorum. Bu yanlış rüyalara kaptırdım kendimi. Karanlık denizin üzerinden uçuyorum, alev kanatlarımla (gözlerinden çaldım bu alevleri). Uçarken doğru kabusu bulma umuduyla; sırlarım dökülüyor dudaklarımdan soğuk sulara, aslında mırıldandığım kederli bir şarkı. Pek yakında daha fazla yalan gelecek uzaklardan, sarmak için etrafımı (bana göre). Soğuk gecede ağzımdan çıkan buharların arasına sığınacağım (yani el yapımı sisimin içine). Arkamı dönüp gizleneceğim bir süre. Gündüz kendimi kandırmaya devam edeceğim. Ama gece dolunay yerini aldığında her gece olduğu gibi, uyumak için döneceğim büyücünün tepesine. Ve o zamana kadar hayal meyal hatırlayacağım bu lanetlenmiş adamı; rüyalarıma giren. Hakkında çok az fikrim olacak. Büyük ihtimalle hiçbir zaman anlayamayacağım bana olanları. Ve onun hakkında tek bildiğim; o yaşlı ve soğuk ya da hiçbir şey olamayacak kadar kara . Erkenden okunmaya başlanmış kitabın sayfaları arasında gizlenen sır. Kötü ve ölümcül ya da düşüp kanadını kırmış vahşi bir karga.

Yazan:  maxine


Yazıt göndermek için tıklayın.