İlk Yayın:
13/Şubat/2001
Son Güncelleme:
2/2/2016 - 4:57:10 PM
Ana Sayfa
Anasayfa > Yazıtlar > Çürük Islak Tahta Merdivenler



































Kel Misiniz?

Çürük Islak Tahta Merdivenler
              Dün gece tuhaf bir rüya gördüm. Uyandığımda nefes nefese kalmıştım. Geceyi bir solukta içivermişim gibi hissediyordum. Dedim ya tuhaftı.
              Rüyaya girebilmek için kocaman bir aynadan geçmiştim. Aynanın önünde, metrelerce aşağıya inen merdivenler uzanıyordu. Belki de sonu yoktu bu merdivenlerin. İki yanımda bir örümcek ağı vardı. Maharetli bir karadul cam kıymıklarından örmüştü bu kıymetli ağı. Örümceklerden korkarım ben. Bu yüzden ağdan mümkün olduğunca uzak durarak aşağı inmeye başladım. Beyaz mermerden değildi merdivenler; çürümüş, ıslak tahtalardan yapılmışlardı. Attığım her adımda inleyerek, haykırarak sitem ediyorlardı bana. Ara sıra küfürü basıyordu cesurca olanlar. Yine de aşağı inmeye devam ettim. Soğuk bir aynadan kara bir rüyanın içine geçmiştim ve gene karanlığa doğru ilerliyordum. Bunun bir rüya olduğunu fark etmiştim belki , bu yüzden “Çirkin Ay” karşımda görünene dek korkmadım olacaklardan. Sarımsı yeşil gözlerini kısmış beni süzüyordu. Onu görünce; çürümüş, ıslak, tahta merdivenlerde donup kalıverdim. Hatta çekik, küçük gözleri başımı öyle döndürdü ki düşmemek için örümcek ağına sarıldım. Avuçlarım kanlandı, derin izler kazındı hayat çizgimin yanına. Canım yandı. Ama nedeni cam kıymıkları değildi. Onlar üzmediler beni. Tersine; hoş kokulu bir gülü sıkıca sarmışım gibi hissettirdiler. Her biri küçük, küçücük dikenlerdi. Elimde tuttuğum gülün gerçek olduğunu kanıtlamaya çalışan akıllı savcılardı onlar; delilleri ise gülün yaprakları gibi al kanımdı. Yo hayır, canımı yakan onlar değildi. Beni acıtan bir daha el falıma baktıramayacak olmamdı. “Kaçış Yolumu” tıkayan demir bir kesiğim vardı. Ve uzun hayat çizgim üç parçaya bölünmüştü, üç cam duvarla. Ya üç kere doğup-ölecektim ya da üç kişi gibi yaşayacaktım artık. (Üç kişi için yaşayacaktım.) Koyu kırmızı damlalar elimin kenarından sıyrılıp çevik hareketlerle sıçrıyorlardı sonsuzluğa. Oysa sonsuzluk yoktu onlar için. Tatlı “sonsuzluk” hayalleri çürümüş, ıslak tahtayla son buluyordu.
              Ah bir de Ay vardı. Aslında sadece Ay vardı. Tüm göğü ve tüm karanlığı kaplıyordu. Zehirli bir yılanın pullu rengine boyanmış bedeni parıldıyordu karşımda. İnce dudaklarını birbirine bastırmıştı. Ağzının içinde, dişlerinin arasında sürünerek dolaşan kelimeler dışarı çıkamasın diye kilitlemişti dudaklarını. Kanayan ve bir kalp gibi atmaya başlayan elimi boşverip aşağı inmeye devam ettim. Ay da beni izledi. Ödüm kopuyordu ondan. “Artık uyansam” diyordum. Israrla eziyet etmeye devam ettiğim ıslak tahtalar, çürümüş dillerini göstererek gülüyorlardı bana. Ara sıra “artık uyansan” diye gıcırdıyordu cesurca olanlar. Sıkılıp durdum. Seslerini duymamak için kımıldamadım.
              Geldiğim yolu tekrar bulabilmek için arkamda bıraktığım, kırmızı kırıntılar bir araya geldi o zaman. Kırmızı bir şapka takmış, kara saçlı bir avcıya dönüştüler. Saçlarını şapkasının altına gizlemişti. Çünkü biliyordu; eğer kanlı parmaklarım gölgeli saçlarını görselerdi, karşı koyamayıp uzanacaklardı onlara doğru. Ve sanırım saçlarının her bir telini koparacaklardı. (Bu sadece bir rüya olduğu için.)
              Avcı kollarını açtı. Dev gövdelerini zorlukla taşıyan sinekler havalandı bu kollardan. Çirkin Ay’la aramıza girdiler. Suyun yüzeyine çıkar gibi, bir rüyadan uyanır gibi, sonsuzluğun sonunda pis kokan, tahta merdivenlerle karşılaşır gibi şaşırıp silkindim. Şapkasının ardında gizlenen koyu renkli saçları ışıldadı, şapkasının altında ışıldayan koyu renkli gözleri gizlendi benden. Kapalı göz kapaklarının üzerinde küçük Ay dövmeleri vardı. Sıkılıp ilerledim. Hastalıklı ışıltılarını görmemek için kımıldandım. Hışırtılarım ve dalgalanan saçlarım parıldayan Ay dövmelerini görmemi engelledi. Şişman sinekler zaten Çirkin Ay’ın kendisini, gövdelerinden oluşan bir perdenin arkasında bırakmıştı çoktan. Karanlığa doğru inmeye devam ettim. Yakışıklı avcı kısa sürede geride kaldı.
              Sağ yanımdaki örümcek ağları ince ince akan nehirlere dönüştüler. Doğu kapısını arayan Ra, teknesi ile dolaşıyordu bu nehirlerde. Ama labirenti andıran küçük Nil’ler bir türlü izin vermiyordu gecenin bitmesine.
              Sol yanımdaki örümcek ağları kesik kesik soluyan yörüngelere dönüştüler. Ra’yı bulmaya çalışıyordu bu yörüngelerde dolaşan kayıp gezegenler. Ama izin verilmiyordu bulmacanın tamamlanmasına. Eksik parçalar, sonsuzluğun içinde eşlerini arayıp duruyordu. Ve hepsinin bulabileceği, kırık kalbimin inşaatından kendi ellerimle çaldığım tahtalardı sadece. Tahtalar; yosun saçlarıma dolandıkları için çürümüş, akıttığım kuru gözyaşları yüzünden ıslanmışlardı.
              Merdivenlerden inmeye devam ettim. Kocaman kanatlarıyla bile zar zor uçabilen sinekler rüyamın duvarlarına çarpıp aynada kendilerini gördükten sonra; ya sabun köpükleri gibi patlıyor ya da çift başlı kuğulara dönüşüyordu. Ben onlara bakarken birkaç çürük, ıslak tahta parçalandı. Daha cesurca olanlar açık açık sırt çevirdiler bana. Düşmeye başladım.
              Uyandığımda hala düşüyordum.

Yazan:  maxine


Yazıt göndermek için tıklayın.