İlk Yayın:
13/Şubat/2001
Son Güncelleme:
2/2/2016 - 4:57:10 PM
Ana Sayfa
Anasayfa > Yazıtlar > Güneş Küresi



































Kel Misiniz?

Güneş Küresi
Sınıfta ayakta duruyoruz üçümüz de. Kara tahtanın önünde, öğretmen kürsüsünün ve yaşlı öğretmenin hemen yanında. Sınıfta sanırım 15 öğrenci var, ya da 17. Evet, 17 öğrenci var sınıfta. Tertemiz, beyaz, ütülü gömlekleri, lacivert ceketleri ve gri pantolonları olan, hepsi erkek 17 öğrenci. Sınıfta öğrenci sayısı az olsa da sınıf dev gibi. Tahtanın ve dolayısıyla bizim karşımızdaki duvar boydan boya bir pencereyle göğe açılıyor. Bu kadar yüksekte olmamıza bir anlam veremiyorum. Sonuçta burası bir okul! Bir okul neden bu kadar yükseğe yapılır? Bize yakın olan sadece bulutlar ve altın bir para gibi parıldamakta olan güneş. Pencereye yakın olsam ve aşağı bakmaya cesaret etsem büyük ihtimalle başım döner. Bayılabilirim de...Diğer iki duvarda raflar ve yüzlerce kitap var. Bazı bölmeler ise camlı kapaklarla ve kilitlerle donatılmış. İçlerinde kimya ve fizik derslerinde kullanılan malzemeler olduğunu tahmin ediyorum. Belki sanat atölyesinde bırakmaya cesaret edemedikleri değerli resim örnekleri ve cam eşyalar da bu bölmelerdedir. Herhalde öyledir.

Beyaz sakallı, yaşlı öğretmen göğsünü kabartarak kardeşlerimin yeteneklerini anlatıyor. Daha önce adımızı duyan öğrenciler hayret ve hayranlıkla izliyorlar her hareketimizi. Daha doğrusu kardeşlerimin her hareketini izliyorlar. Ben o an için sınıfta değilim. Soyadıma yakışacak kadar yetenekli değilim. Fazla cesur da sayılmam. Kendimi bilime adamış olduğumu iddia etsem de, bu konuda da çok iyi olduğumu söyleyemem. Neredeyse iki haftadır aynı formül üzerinde çalışıyorum ve hala bir ilerleme kaydedemedim. Öğrencilerin ilgisini çekebilecek bir özelliğim yok kısaca.

Görkem neşeli bir tavırla bir önceki gezisini ve yaptığı kazıda bulduğu müthiş kalıntıları anlatıyor. Cro-magnonlar olarak bilinen eski bir insana ait, daha önceden bulunmuş ama sırrı hala çözülememiş alfabeyi çözmemizi sağlayacak ipuçlarından da bahsediyor. Rahat ve geveze, alçakgönüllü ve sıcakkanlı olmasının yanında, ayrıca hemen her konuda bitmek tükenmez bir bilgi küpüdür Görkem. O konuşurken öğrencilerin başka bir şey düşünmesi ya da görmesi olanaksızdır.

Az sonra da Deniz konuşmaya başlayacak. O sakin, serinkanlı, ciddidir. Aynı zamanda da inanılmayacak derecede cesur, güçlü, çevik ve beceriklidir. Bu yüzden Görkem kadar iyi bir konuşmacı olmasa da anlattığı her maceranın birbirinden heyecanlı oluşu ile çocukları büyülemeyi başaracağından eminim. Bu arada benim zaten farkımda olmayan öğrenciler büyük ihtimalle beni tamamen unutacaklar. Aslında buraya hiç gelmemeliydim.

Sol tarafımda duran kitap raflarına doğru ilerledim. Raflardan rasgele bir kitap çekip aldım. Nasılsa orada olduğuma dikkat eden yok, ne yaptığıma kimse aldırmıyor. Biraz kızgınım tabi bu yüzden. Gerçeği söylemek gerekirse epey kızgınım. Zaten kendimi bildim bileli hep kızgındım. Neşesiz, aşırı somurtkan, zayıf, kızıl –fazla kızıl- saçlı, gölgeli gözleri olan ve daima öfkeli bir çocuktum ben. Kardeşlerimin özeliklerini nasıl belirgin bir şekilde yüzlerinde okuyabiliyorsanız, benim de öfkemi renk körü gözlerimde görebilirsiniz. Görkem’in rahat tavırlarının, Deniz’in her durumda koruyabildiği sakinliğinin aksine, ben hırçın ve aceleci oldum hep. Böyle olmayı istedim mi? Ah şaka mı bu! İstemedim elbette. Yine de olduğum gibiyim işte.

Kafamın bir yanı sürekli bu düşünceleri didiklerken, sıkıca zincirlenmiş öfkemin kontrolünden kurtulamayan benliğim, canımı yakan bir kıskançlıkla kendini kardeşlerimle kıyaslarken, suyun yüzünde tutmaya çalıştığım gerçek cevherim; merakım parmaklarıma dolandı. Raftan aldığım eski kitaba baktım. Sanki yüzyıldır burada kitap. Tozlu değil ama nedense tozluymuş hissi uyandırıyor. Hatta kapağını açtığımda havalanan toz nedeniyle hapşıracaktım az daha –oysa toz yok gerçekte. Sayfaları sararmış ve kurumuş yapraklar gibi iyice narinleşmiş. Bu yüzden dikkatli olmaya zorladım kendimi. Ağır ağır çevirdim sayfaları. Heceler var. Ve garip çizimler, kızıl taslaklar...Ama anlamadığım bir dilde yazılmış, karmaşık görünen ama belli bir düzene sahip bir sıralamayla yan yana getirilmiş heceler çoğunlukta. Kelimeleri oluşturmamaları için birbirlerinden ayrı yazılmışlar. Hem birleşseler bile bir anlam ifade etmiyorlar ki.

Şanslı olanım ben. Neye el atsam elimde kalıverir. İşte, yüzlerce kitap arasından seçtiğim kitap, anlaşılmaz bir bulmaca çıkıverdi. Hep böyle olmasına gerek var mı gerçekten?! Kaşlarımı çatarak kendimi hecelerin şifresini çözmeye zorladım. Ama nereden bakarsam bakayım, nasıl bir sıralama denersem deneyeyim bir türlü anlamlı bir bütüne ulaşamadım.

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Başımı kaldırdığımda söz sırası Deniz’deydi. Çocuklar müthiş bir heyecanla sıralarında öne doğru eğilmişler. Gözlerinin içinde çakan şimşeklerden, gece hepsinin de kardeşlerimin yaşadıklarına benzer maceraların peşinden rüyalara dalacaklarını tahmin ettim. İç çekerek içimde yuvarlanan kıskançlığı bastırdım, öfkemin zincirlerini sıkılaştırdım. Sonra gözlerim pencereye takıldı. Küçük, parlak güneşe baktım bir süre. Korkunç bir yükseklikte olduğumuzu anlamak için pencereye yaklaşmama gerek yok. Uzakta, çok uzakta Bulutlu Dağ’ın zirvesini seçebiliyorum. Bulanık, sisli bir görüntü bu, ama gerçek. Gözlerim renkler konusunda iyi olmasa da uzak mesafeleri seçebilmekte üstüme yoktur. Babam “küçük şahin” derdi bana eskiden. Şahin-insanlar Deniz gibi olmalı, tehlikeli maceralarda insanlara yardım etmeli, kurtarma operasyonlarına katılmalıdır. Ben şahin gözlerimi minicik bakterileri yeni ortamlarda üreterek, yüksüz ve ağırlıksız parçacıkları formüllerle yaşatarak, bulduklarımın sonuçlarını gözlemlemek için kullanıyorum. Yeterince başarılı olabilsem belki yine de iyi sayılabilir sonuç...

İçimi çekerek parmaklarımı elimdeki kitabın sayfalarında dolaştırdım ve çıkan hışırtılı sesi dinledim. Ne harika bir ses olduğunu düşündüm. Hışırtılı bir nefes aldım kafamın içinde. Sonra bir şey hissettim. Etrafta bulut olmamasına rağmen –hepsi bizden daha aşağıda kaldı, en yakın olanlar bile bizden uzak– üzerime bir bulutun gölgesi düşmüş gibi. Bir sorun var. Bunu biliyorum. Ne zaman küçük deneylerimden biri patlamaya karar verse, birkaç dakika, hatta bazen birkaç saat önce hissederim bunu. Şimdi de biliyorum kötü bir şey olacak. Sınıfla, kardeşlerimle ilgili bir şey değil. Yo, sorun bende de değil. Başka bir şey; yükseklikten mi kaynaklanıyor? Hayır, hayır...Bu...Güneşle ilgili!

Elimdeki kitabı dikkatle rafa bıraktım. Yanında durduğum sırada oturan ve sözde heyecanlı hikayeleri dinleyen çocuk ben kitabı bırakıp pencereye doğru gidince, bıraktığım kitabı aldı ve gözlerini bana dikti. Bunu o an farkettim galiba, ama üzerinde durmadım. Kalbim daha hızlı çarpıyor şimdi. Az sonra bulutların üzerinden bakıyor olacağım ve yükseklikten ödüm patlar benim. Yine de içimden bir ses gitmemi söylüyor. Gitmeliyim. Sınıftaki diğer herkes hala yaptığımın fakında değil. Sadece o çocuk beni izliyor. “Gösteri olmayacak çocuk,” demek isterdim ona. Ama elimde değil, kulaklarım çınlıyor ve içimde biri bana ne yapmam gerektiğini söyleyip duruyor. Ona karşı koyamadım bu güne kadar. Yine karşı koyamayacağım. Pencereye iyice yaklaştım. Derin bir nefes aldım. Ve hissetim; gözlerim değişti. Gerçekte renk körüyüm ben. Şimdi ise tüm renkleri ve çevremdeki herşeyi yeni bir bakışla süzüyorum. Yeni bakışımın sahibi artık vücudumun çoğunu kontrol ediyor. Ben sadece içeride hala “ben”im.

Güneşli, parlak mavi göğe baktım ve sırıttım. Sonra ani bir güçle camları kırmaya başladım. Bunu herhangi bir nesneyle ya da kollarımla yapmıyorum. Kafamla itiyorum havayı, öfkem kabarıyor bir tür balyoz gibi ve pencere camlarının üzerine iniyor. Daha önce de benzer deneyimler yaşadım. Bu da aslında benim başarısız projelerimden biri. Büyük bir gürültüyle patlayan, etrafa saçılan camların arasında bir an durup nerede hata yaptığımı düşündüm. Bu sırada çocuklar korkuyla iri iri açılmış gözlerini bana çevirdiler. Hiçbiri yerinden kımıldamadı (iyi eğitilmişler). Deniz sert bir sesle neler olduğunu sordu. Tüm camların kırıldığını görerek rahatladım ve sonra eski, başarısız projeleri kafamda bir kenara ittim. Sakince arkamı döndüm. Gözlerimdeki bakış değiştiği gibi, gözlerimin görünüşü de değişmiş olmalı çünkü en cesurumuz olan Deniz gözlerime bakınca bir adım geriledi. Çocuklar korkuyla büzüldü. Birkaçı inledi. Sakin olduğunu sandığım bir sesle konuştum;

“Çocukları çıkarın!”

Yaşlı öğretmenin gözleri şaşkınlıkla irileşti ama sözümü dinlediler. Hepsi aceleci ama düzenli bir şekilde sınıftan çıkmaya başladılar. Bu sırada korkunç, abanoz renkli, bu renge uygun karga kanadı şeklindeki bulutlar belirdi gökyüzünde. Önce ağır ağır, sonra hızla ilerlemelerini izledim. Çocukların tümü sınıftan çıktığında bulutlar güneşi ve hatta tüm göğü örtmüştü artık. Baktığım şey büyük, karanlık bir kuyudan ibaret. Kemiklerim bir vızıltıyla titreşiyor, “Yağmur,” dedim içimden. Sonra “Hayır,” diye düzelttim; “Yağmur değil, kar! Fırtına!”. Neyse ki sezgilerim sayesinde biraz zaman kazanmış oldum. Fırtınadan önce kendime bir silah seçmek için zamanım var. Sınıfta öğretmen kürsüsünün yanında duran bir Güneş Sistemi maketinin güneşini seçtim. Küçük, turuncu bir küre. İlginç ama anlamlı bir seçim. Elime tam uyan, yuvarlaklığı, pürüzsüz yüzeyi kendimi iyi hissettiren silahımla beraber tekrar pencerenin önüne döndüm. İlk kar tanesi karanlık göğün uğursuz fonunda beyaz bir benekti. Sonra kar taneleri çoğaldı. Rüzgar aniden ortaya çıktı. Fırtına başladığında elimde küreyle beraber hafifçe gülümsedim. Ama aslında korkuyorum. Yalnızca kaçamıyorum. Bunun nedeni kaçmak istememem değil, daha çok içimdeki öfke. Karmaşık bir durum.

Tıpkı bulutların önce ağır ağır, sonra hızla göğe hücum etmesi gibi, fırtına da önce adım adım oluştu, sonra hızla ve bir anda geldi. Ölümcül ve kindar. Dehşet verici bir hızla dönen, savrulan kar taneleri, acımasız bir rüzgarla iş birliği içinde. Soğuk, keskin bıçaklara benziyor etrafımı saran varlığı. Yine de sakinim. Bu mümkün mü? Elbette; projenin bir parçası.

Güneş küresini ileri doğru fırlattım. Fırtınanın ortasına; kalbine doğru uçtu. Sonra yabancı bir şeyin farkına varan fırtına canlıymış, ve düşünebiliyormuş gibi küremin etrafını sardı. Kar, etrafında bir hortuma dönüştü. Kafamın içindeki zincirleri gevşeterek öfkemin kollarını uzatmasına izin verdim. Küre öfkemle doldu. Kar turuncu yuvarlağın içine çekiliyordu şimdi. Küçük, keskin, kristal tanecikler yanlış hedefle uğraştıklarını anlamış gibi dönüp bana saldırmaya çalıştılar. Ben, sınıfın kırık pencerelerinin önünde, ayakta duruyorum. Saçlarım hırçın rüzgarın kollarında. Ama onunla alay edecek kadar dik başlı ve inatçılar. Küstah bir neşeyle sağa sola savruluyorlar.

Yüzümde bir sürü küçük kesik var. Ellerimden kan damlıyor. Fırtına sınıfın içini de doldurdu. Yine de gerçek gücü, o zehirli nefreti bana ulaşamıyor. Tam kalbinde, habis bir ur gibi, yamyam güneşim büyüyor, genişliyor, fırtınanın gücünü kendi aç gözlü öfkesiyle ele geçiriyor. Büyüyen, güçlenen dev bir yapay güneş oluşuyor yavaş yavaş. Etrafta uçuşan sivri uçlu kar taneleri nereye saldıracaklarına karar veremiyor. Fırtına kulaklarımda olanlara inanamaz çığlıklar atıyor, rüzgarın uğultusu şaşkın bir homurtu sadece. Ama tabii gökteki dipsiz kuyudan doğan bir fırtına hafife alınmamalı. Bu yüzden güneş kürem derin bir nefes aldı ve öldürme arzusuyla dolu rüzgarı bana ulaşamadan önce içine çekti. Büyüdü.

Güneş kürem neredeyse tüm boşluğu ve acılarım tüm zihnimi kaplamadan önce ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Birkaç dakika, birkaç saat? Emin değilim. Zaman kavramı yitirilir ya bazen, galiba olan bu. Durumuma gelince; canım yanıyor. Kristal yapılı kar taneleri kafamın içine dolmuş sanki; sivri, soğuk uçları zihnime batıyor. Ellerim tamamen donmuş. Hızlı bir hareketle paramparça olabilirler! Camdan, buzdan, mor ellerime baktım. Yüzümdeki yakıcı kesiklerden hal sızan kan, hayret verici bir yavaşlıkla yanağımdan, artık benim olmayan ellere damlıyor.

Sahte güneş içine hapsettiği fırtınanın şiddetiyle sarsılıyor, dalgalanıyor. Gökyüzü hala karanlık ve huysuz. Ama fırtına durgun. Herşeye yeniden başlamak için gücünü toplayan bulutların homurtusunu duyabiliyorum. Tekrar başladığında dayanamayacağımdan eminim. Yorgun öfkem son bir güçle zincirlerini şakırdattı. İnatçı bir çığlık koptu dudaklarımdan. Şişkin, turuncu küre içindeki herşeyi ezerek büzüldü. Hızla bana geldi. Geri çekilemedim. Zaten gerek yok ki buna. Güneş küresi yine ilk şekline büründü çünkü. Göz kamaştıran ışınlar gövdesinde çakıp sönerken, uysalca elime yaklaştı. Sanki güvenli yuvasına sığınmak ister gibi. Oysa ellerim artık benim değil, kaldırıp uzatsam kırılabilirler ve parçalara dağılırlar ben parmaklarımı kürenin üzerine kenetleyemeden önce.

“Bitti mi” diye sordum önce, sonra “bitsin,” diye düşündüm. Turuncu güneş küresi, içinde çakan şimşekleri susturmayı başarıyor sonunda. Gücünü çaldığı fırtınanın homurtusu da giderek hafifliyor. Gökyüzündeki bulutlar sanırım az sonra tamamen dağılacak ve gerçek güneş gülümseyecek göz kırparak bana. Herşey daha sakin. Hatta ben de daha iyiyim. Ellerim artık mor değil, yanaklarımdan gözyaşlarına benzeyen kan damlaları yuvarlanmıyor.

Cesaretle elimi uzatıp garip silahımı avucuma aldım. Sendeleyerek pencereden uzaklaştım. Yakındaki rafta duran kitaba bakmak istiyorum. Gözlerimdeki bakış değişmeden, eski ben düşüncelerden sıyrılıp tamamen yüzeye çıkmadan önce belki şifresini çözebilirim. O garip heceler yığınını anlamlı bir hikayeye dönüştürebilirim belki.

Yorgun dizlerim güçlükle dayanıyor ağırlığıma. Yine de dayanıyorum, daha da dayanabilirim ama kitap bıraktığım yerde yok? Oysa buraya bıraktığımdan eminim. Ama, ah tabii o çocuk. Bu çocuk! Çocuk karşımda! Evet, elinde kitap. Ne zaman geldi buraya? Boşta olan elini uzatıyor. Neden? Kalkmama yardım etmek için. İyi de düştüm mü? Galiba dizlerim dayanamadı sonunda, fırtınanın gücü, dizlerimde kalan gücü çekip aldı ve düştüm. Deniz ve Görkem de burada.

“İyi misin?” diye soruyor çocuk. Deniz bu arada beni kaldırıp sıralardan birine oturttu. Çevremi sardılar hemen. Tüm öğrenciler ve yaşlı öğretmen. Ne zaman döndüler sınıfa? Sanki gözlerimi kırptığımda birden ortaya çıkıverdiler. Hepsi birden. Aynı anda. İmkansız.

“Gözlüğün kırıldı galiba,” dedi Görkem buruk bir sesle. Sol camı çatlamış gözlüğümü bana geri uzatırken. Oysa ben sadece renk körüyüm. Gözlük kullanmam. Kullanıyor muyum? Ah başım çatlıyor sanki!

“O iyi mi?” diye soran çocuğu duydum yine. Bu kez bana değil kardeşime soruyor. Hecelerden oluşan kitap da hala elinde. Yılların getirdiği bir alışkanlıkla gözlüğümü kırık olmasına aldırmadan taktım. Evet, bu benim gözlüğüm. Ama nasıl oldu, ve neler oldu aslında? Pencereler? Hızla başımı çevirip baktım. Hepsi sapasağlam yerinde işte. Pencereden görünen görüntü...değişmiş. Yüksekte değiliz. Ana caddeyi görebiliyorum. Kırmızı renkli, sevimli bir aile arabası geçiyor ağır ağır. Okulun bahçesinde bir kara çam. Dalları, sınıfın penceresinden girmek ister gibi buraya doğru uzanmış. Anlamıyorum...

Görkem meraklı çocuğu yanıtlıyor;

“İyi, iyi. Ara sıra olur böyle. Merak etme. Az sonra toparlar kendini.”

Ara sıra olur böyle. Ha, doğru ya ara sıra olurum böyle.

Hayal kırıklığıyla başımı önüme eğdim. Ellerimin arasındaki turuncu renkli küreye baktım bir an. Sonra derin bir iç çekerek küreyi cebime attım. İyiyim. Az sonra toparlanırım. Merak edilecek bir şey yok. Ara sıra olurum böyle.

Yazan:  maxine


Yazıt göndermek için tıklayın.