İlk Yayın:
13/Şubat/2001
Son Güncelleme:
2/2/2016 - 4:57:10 PM
Ana Sayfa
Anasayfa > Yazıtlar > Güz... Yüzün... Düş... Hüzün...



































Kel Misiniz?

Güz... Yüzün... Düş... Hüzün...
Ellerin… Biraz üşümüş sanki. İçinde hiç bitmeyen, seni uyutmayan, sürekli tekrarlanan sesler gibi ayrılığın yankısı. Her gün doğumunda, yepyeni ve hiç bitmeyecekmiş gibi görünen; gecesinde seni tarifsiz acılara veren, güneşini söndüren, kıyametin, ayrılığın alevden kollarına ve aşkın cennet kokulu kucağına bırakılışımızdır ve yeniden…ve yeniden… ve yeniden…

Sırtımda anı tozları dolu bir küfe ile dağların doruklarına yürüyorum. Bulutların üzerinden savuracağım tüm gözyaşlarımı. Senin, onun, bunun için döktüğüm, biberli gözyaşlarımı. İçimde kanayan o derin yarıktan içeriye akan zehirli kanı…sizin ellerinizle kalbime sapladığınız, mavi paslı bıçakla…o bıçağı da….

Derin derin soluk alıyorum. Yağmur yağıyor… Toprak kokusu! Yağmurla birlikte akıp gidiyor mudur yalnızlıklarımız da? Yoksa çoğalıyor mudur; herşeyin öldüğünü, bu belirsiz grilerin ardında ıslanıp üşüdüğümüzü sandığımız, ama herşeyin yeniden doğuşu için köşesine çekilen mevsimde ruhlarımız? Bilemedik.

Seni düşünüyorum. Senin beni düşündüğün kadar değil biliyorum. Bu biraz güvensizlik. Ya da korkaklık belki. Ama sonunu düşünemiyorum hiçbir şeyin. Bir şeylerin sonu olmadığını biliyor olmam sanırım tek neden… Bildiğim şey, dünyanın sonu geliyor. Sen olmadığında daha boş sokaklar. Daha kapalı hava bile. Saçmalıyorum… Unut gitsin!

Mutsuz muyuz? Bunu hangimiz tam olarak cevaplayabildik ki? Mutluluğu olmadık şeylerde, olmadık yerlerde, çıkmaz sokaklarda arayarak, hangimiz bulduk, bir an süren sahte sevinçler haricinde istediğimiz hasretiyle ömür tükettiğimiz gerçek huzuru-mutluluğu? İçimize bakabildik mi? İçime bakabildin mi bunca zamandır? Yoksa sadece ellerimi ellerine alma isteğimi seni yakıp kül eden?

Bu da biter diye tüm korkum. Bu da geçer diye… Garip. Açıklayamam herşeyi, aklımda içimde neler olup bitiyor. Neler geçiyor her saniye gözlerimi kapadığımda göz kapaklarımın ardında… Ne filmler dönüyor, o filmlerde bizler hangi rolleri oynuyoruz, senaryonun sonu mutlu mu? Yoksa kötüler, acılar mı kazanıyor yine?

Keşke demek ahmakların işi değil mi?
Peki, şimdi ben hiçbir şey yapmadığım, yapamadığım halde bir şeyler için keşke demeyi aklımdan geçiriyorsam, olmasını istediğim şeylerin olmayacağını, incitip beni tekrar yıkacağını bildiğim için, yani tekrar yıkılmasın diye kumdan kalem, suskun kalıyorsam, yine de ahmak mıyım?
Yoksa yalnızca bu ahmakıslatan yağmurların ıslattığı, sıradan bir insan mıyım Eylül’ün son demleri sokaklarda yürüyen?

Çiçeklerde hiç solmasa… Onca ilgi bile yetmiyor bazen bir vazodaki toprağa hasret, yağmura ve rüzgâra uzanmak için pencereden dışarıyı gözleyen bu güzel çiçeklere… Solacaklar…
Yazdığım ve yollayamadığım onca mektup gibi.
Biraz nefes tek istediğim. Bir nefes kadar kısa ve bir nefes kadar hayat dolu.

Biraz kızgınım hayata. İnsanların suretleri bana bulaşmasın istiyorum artık. İsimlerini bilmek istemiyorum. Yüzlerini hatırlamak da…
Beynimin kıvrımlarında kalanlar yetmeli bana.
Sen… de orada mısın?
Değilsin sanırım. Sanmak… Cevabını veremediğim durumlarda geçerli olan tel kelime…
Bekledim. Ama yeterli değil beklemek. Gelmeni istemek. Kaçıyoruz. Sen kendinden. Ben kendimden. Biz birbirimizden hızla uzaklaşan iki doğru gibiyiz.
Yetmiyor saklanmak. Saklansam da kaçamıyorum ki beynimin içindekilerden.
Sen... de kaçanlardan mısın?

İki ucu düğümlenmiş, bir ip gibi içimdeki karmaşa.
Nereye baksam parlak bir kapı görünüyor gözüme, ona doğru gidiyorum ardında çözümler var diye… Kapılar uçurumlara, uçurumlar dipsiz yarıklara dönüşüyor ansızın.
Tutunacak bir dal arıyorum. Tutunmak, kendime.

Ellerimin arasından akıp giden zaman mı, sen mi, ben mi?
Ya da dinlediğim şarkıların içimi ezen sözleri mi, söylemeye çekindiğim şeyler?
Sakinim… Bu sakinlik ne kadar fazla sürer. Ne kadar kontrol edebilirim içimdeki korkuyu, ne kadar uzak tutarım kendimi bu yangından… Bilemiyorum.

Bir savaş mı girmeye çekindiğim… Yoksa sırılsıklam ıslanmaktan mı korkuyor ayaklarım geri geri giderek bu çağlayandan?
Hafiflemeli…
Ne yapacağımı düşünmemeli bir kez olsun.
Hiç kimse bana sırdaş olamaz. Ben bile!
Kendime bile itiraf edemem seni sevdiğimi. Büyü bozulur. Aklım gider kalbim, ayaklarımın altında ezilir kaçmak isterken…

Bana kendini göster. Dönmeyeceksin biliyorum. Geri dönmeyecek ve aynı şeyi söyleyemeyecek kadar dürüstsün çünkü. Bunu anlayabiliyorum.
Algılayabiliyorum. En fazla omuz silker, arkamıza bakmadan yürür giderdik, iki farklı yöndeki düğümlere… En fazla birkaç ağrılı saat geçirirdi kalbim(iz).
O izler çıktığım savaşın bir anısı olarak kalmalı bedenimde.
Her baktığımda yenilgilerimi hatırlamalıyım bir kez daha.

Yazan:  LeydiTatlısuKelebeği

Ek Bilgi: 26/Eylül/2005


Yazıt göndermek için tıklayın.